LIGHT HOUSE
11 Mayıs 2011 Çarşamba
2 Şubat 2011 Çarşamba
ŞİLE KUMBABA TERMAL KUMLAR BÖLGESİ
KUMBABA TERMAL KUMLAR BÖLGESİ
Mucize bu olmalı…
Biz, pek farkında değiliz ama Tabiat ana bu mucizeyi de Şile’ye vermiş.
O mucize ki, binlerce yıldır orada. Hemen bir adım ötemizde öylece duruyor.
Oysa… Bizans İmparatorları 1500 Yıl önce Kumbaba Termal Kumlar bölgesinin farkındaydılar.
Teodosius, Justinianus ve eşi Teodora, Konstantinos, Commones… ve diğer İmparatorlar, Haziran ve Temmuz ayları süresince Saray gemisi ile aileleri ve hizmetkarları olmak üzere, Kumbaba’ya gelip orada, müzik, şarkılar eşlinde yer, içer, çeşitli eğlenceler düzenleyip hoşça vakit geçirirler, güneş ve kum banyosu yaparlar, tekrar deniz yoluyla saraya dönerlerdi. Kum banyosu yaptıkları bölgeye de Kum Hamamı derlerdi.
Muhtemeldir ki, bu seferler, Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethine kadar sürmüştür.
1640 Yılında Şile’yi ziyaret eden Evliya Çelebi, Şile’nin yapısı ve Şile ahşap evlerinden söz ederken Kumbaba’dan da bahsetmiştir.
Kumbaba’ya ismini veren kişinin gerçek adı bilinmemekle beraber, uzun yılları geçirdiği Mısır’da, Babil ve Mısır’lıların kendilerini kum banyoları ile tedavi ettiklerini gözlemlemiş, bu durumu Osmanlı ülkesine döndüğünde yıllarca araştırmış ve Şile Kumbaba’ın “FİZYOTERAPİ” için en uygun bölge olduğunu anlamıştır.
Yedi kardeşten biri olan bu araştırmacının mezarı şu an itibariyle etrafı basit şekilde duvarla çevrili olarak Kumbaba Termal Kumlar Tepesindedir…!
Yakın tarihimizde Şile’de yaşayanlar ve namını duyup da başka memleketlerden gelen insanlar da kumlardan yıllarca istifade etmişlerdir.
Üsküp’ten mübadele esnasında Şile’ye göçüp gelmiş 70’li yıllara kadar,
Kumbaba tepesinin güney düzlüğünde “Teke Pınarı ve Kaynarca Pınarı’nın” karşısında bahçıvanlık yapan Arnavut Beyazıt Ağanın oğlu, Arnavut Abdullah ve oğlu Arnavut Faik’ik ürettiği, domates, biber, patlıcan, salatalık, karpuz… Fizyoterapi için gelenlere bir nevi aşevi vazifesi görmüş, özellikle uzaktan gelip de hafta boyu çadırlarda kalıp, orada tedavi alan hasta ve yakınları için büyük kolaylık sağlamışlardır. Sonraları da Cevizli Kos helva ve macun işine girmişlerdir.
Şile’de yoğun yaşanan yaz ayları, 20 Haziran ile 20 Temmuz dur.
Kumbaba Tepesi bu aylarda günde 14 saat güneşe maruz kalır. Bu da, o özel kumların bünyesine daha fazla radyoaktivite tutmasına sebep olur ki; zaten hastaların şifa bulmasına da sebep odur.
Kumbaba Tepesi termal kumları, sahil kumlarından farklılık arz eder.
Orası, “Kara Kumlarından Oluşmuştur.” Bakır ve demir ihtiva eden ve mikron ölçeğinde silisyum parçacıkları sayesinde güneş ışınlarından iki kat daha fazla istifade edilir.
Ayrıca… O bölgede yer altı suları tepenin 20 Metre altında olduğundan
ve 14 saat süren güneş ışınlarının altında kalması nedeniyle yoğun bir ısınmaya maruz kalır ve ısı güneş bastıktan sonra da devam eder.
Bölgeyi özel yapan nitelikten biri de budur.
(Yine… 80’li yıllara kadar, Tepe kuzey yönünde oraya gittiğimizde yaşlı dut ağacına çıkar, orada tuzlu dut yerdik. Dutların tuzlu olması, denizden serpilen deniz suyu zerrelerinin oralara kadar uçuşup dutlara yapışmasıymış meğer. Bunu nice sonraları öğrendik.
Ayrıca… Sahil köylerine ızgara boyu derler, (Doğancılı, Sofular, Alacalı, Sahilköy. Kurna, Karakiraz) oralarda, sahil bölgesi otlaklarında otlayıp, kekik ile beslenen hayvanların hem etleri, hem de sütleri çok lezzetli olur.)
Bunu da, kısa bilgi olarak aktarmış olduk.
Eskiden vasıta az olduğundan hastalar, üzerine yatak serilmiş at ya da öküz arabalarının üstünde ancak yatırılmak suretiyle oraya getirilirler. (Başka il ve ilçelerden otomobilleriyle gelenler Bir hafta On gün çadırlarda kalırlar.)
Tepenin üst kısmı, kuzey bölgesi sürekli rüzgâr aldığından, bu iş ile ilgi olan hasta sahipleri, hastalarını şimdiki Dedeman oteli, yeni adıyla Şile Gardens oteli yönüne, yani rüzgâr almayan güney yamacına… Arnavut Faik’in bahçıvanlık yaptığı yerin hemen yamacındaki kumlara yatırırlardı.
Kımıldayamayacak kadar rahatsız olan hastalar, Kızgın kumların üzerine sırt üstü yatırılır, üzeri yine kızgın kumlarla iyice örtülüp kapatılır, başına güneş geçmemesi için ya bir şemsiye dikilir, ya da etraftan uygun bir çalı kesilip başa gölge yapması içi konulurdu.
İki, ya da üç, saat kadar orada kalan hastalar bakır ve demir oluşumlu, silisyum parçacıklı, kızgın radyoaktiviteli kumlardan alınan enerji ile, boncuk boncuk terlerler, vücutları gevşer, kasları yumuşar…
Tüm eklem, kemik ve kas ağrıları geçerdi.
Orada terleyen hastalar, vakti geldiğinde üstündeki kumlar alınır en küçük bir üşütmeye bile maruz bırakılmadan derhal terleri sinir ve sıkıca giydirip acele ile eve götürürdü.
At ve öküz arabasında yatar vaziyette getirilmiş olan hastalar, oturarak evlerine geri dönerlerdi.
En iyi kum tedavisi alınacak ayların 20 Haziran ve 20 Temmuz olduğunu söylemiştik. Nedeni de şudur…
Bu aylardan sonra… Kuzey doğu yönünden, güney batı yönüne Poyraz rüzgârları esmeye başlar. Poyraz rüzgârları hem serin hem de kuvvetli estiğinden, Kumbaba Tepesi kumlarını uçurup savurur. Savrulan mikron inceliğindeki kumlar insan tenine şiddetle çarptığından, sürekli ve sonsuz taneler, ince iğne batarcasına rahatsızlık verir.
Bizans İmparatorluğu döneminden bu yana, değeri bilinden ve kullanılan Kumbaba Termal Kumlar Tepesi’nin, romatizmal rahatsızlıklar için şifalı olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır.
Fizyoterapi-rehabilitaston kapsamında değerlendirilen rahatsızlıklar…
Boyun, sırt, bel, omuzlar, eklem yerleri, kas ağrıları, kaslardaki yorgunluğun giderilmesi, ağrıların azaltılması ve buna bağlı olarak… Ruhsal gerginliğin azaltılması ve vücutta gevşeme sağlar ki, bu da, insanın ağrı ve sızılardan kurtulduğu için, kendini iyi hissetmesini sağlar.
İnsanların, tedavi sonrası daha sağlıklı bir vücuda kavuşmaları, çalışmayan eklemlerin tekrar çalışması, el ve kollarının fonksiyonların artması nedeniyle
Yaşam kaliteleri yükselir. Yeniden toplum içinde yer alırlar…!
Bu kadar değerli olan Kumbaba Termal Kumlar bölgesinin kumlarını, yıllar önce, onlarca kamyon dolusunu yükleyip sattık.
Sonra… Hemen üzerinden yol geçirdik.
Zaten yol geçtikten sonra, o bölgenin ekolojik dengesi bozuldu.
Üzeri çalı, çırpı, ot, sarmaşık ve dikenlerle doldu.
Tepenin kendine has özelliği ve kızıl yapısı büyük ölçüde yok oldu.
Ama her şey bitmiş değil. O bölge yeniden canlandırılabilir.
Hemen yanı başından 5 Yıldızlı bir otel, ve ilerisinde bir Üniversite var. Saygıdeğer ilgililer, Kaymakamlık, Belediye Başkanlığı, Arkeoloji Müzesi, Anıtlar kurulu, Şile Turizm Derneği ve diğer STK’lar bu konuya ilgi gösterdikleri gün…
O Kutsal Tepe yine eski canlılığına kavuşur ve şifa dağıtmaya başlar.
Bu, ilçemiz için büyük bir turizm potansiyeli olabilir.
1500 yıllık Bizans İmparator ve İmparatoriçelerinin orada geçirmiş oldukları yaşamlarını, Pirinç bir levha üzerine yazıp ve oraya dikilmesi gerekir ki, gelen turistler nasıl bir yerde bulunduklarını anlasınlar.
28 Ocak 2011 Sabri KAYACIK
Mucize bu olmalı…
Biz, pek farkında değiliz ama Tabiat ana bu mucizeyi de Şile’ye vermiş.
O mucize ki, binlerce yıldır orada. Hemen bir adım ötemizde öylece duruyor.
Oysa… Bizans İmparatorları 1500 Yıl önce Kumbaba Termal Kumlar bölgesinin farkındaydılar.
Teodosius, Justinianus ve eşi Teodora, Konstantinos, Commones… ve diğer İmparatorlar, Haziran ve Temmuz ayları süresince Saray gemisi ile aileleri ve hizmetkarları olmak üzere, Kumbaba’ya gelip orada, müzik, şarkılar eşlinde yer, içer, çeşitli eğlenceler düzenleyip hoşça vakit geçirirler, güneş ve kum banyosu yaparlar, tekrar deniz yoluyla saraya dönerlerdi. Kum banyosu yaptıkları bölgeye de Kum Hamamı derlerdi.
Muhtemeldir ki, bu seferler, Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethine kadar sürmüştür.
1640 Yılında Şile’yi ziyaret eden Evliya Çelebi, Şile’nin yapısı ve Şile ahşap evlerinden söz ederken Kumbaba’dan da bahsetmiştir.
Kumbaba’ya ismini veren kişinin gerçek adı bilinmemekle beraber, uzun yılları geçirdiği Mısır’da, Babil ve Mısır’lıların kendilerini kum banyoları ile tedavi ettiklerini gözlemlemiş, bu durumu Osmanlı ülkesine döndüğünde yıllarca araştırmış ve Şile Kumbaba’ın “FİZYOTERAPİ” için en uygun bölge olduğunu anlamıştır.
Yedi kardeşten biri olan bu araştırmacının mezarı şu an itibariyle etrafı basit şekilde duvarla çevrili olarak Kumbaba Termal Kumlar Tepesindedir…!
Yakın tarihimizde Şile’de yaşayanlar ve namını duyup da başka memleketlerden gelen insanlar da kumlardan yıllarca istifade etmişlerdir.
Üsküp’ten mübadele esnasında Şile’ye göçüp gelmiş 70’li yıllara kadar,
Kumbaba tepesinin güney düzlüğünde “Teke Pınarı ve Kaynarca Pınarı’nın” karşısında bahçıvanlık yapan Arnavut Beyazıt Ağanın oğlu, Arnavut Abdullah ve oğlu Arnavut Faik’ik ürettiği, domates, biber, patlıcan, salatalık, karpuz… Fizyoterapi için gelenlere bir nevi aşevi vazifesi görmüş, özellikle uzaktan gelip de hafta boyu çadırlarda kalıp, orada tedavi alan hasta ve yakınları için büyük kolaylık sağlamışlardır. Sonraları da Cevizli Kos helva ve macun işine girmişlerdir.
Şile’de yoğun yaşanan yaz ayları, 20 Haziran ile 20 Temmuz dur.
Kumbaba Tepesi bu aylarda günde 14 saat güneşe maruz kalır. Bu da, o özel kumların bünyesine daha fazla radyoaktivite tutmasına sebep olur ki; zaten hastaların şifa bulmasına da sebep odur.
Kumbaba Tepesi termal kumları, sahil kumlarından farklılık arz eder.
Orası, “Kara Kumlarından Oluşmuştur.” Bakır ve demir ihtiva eden ve mikron ölçeğinde silisyum parçacıkları sayesinde güneş ışınlarından iki kat daha fazla istifade edilir.
Ayrıca… O bölgede yer altı suları tepenin 20 Metre altında olduğundan
ve 14 saat süren güneş ışınlarının altında kalması nedeniyle yoğun bir ısınmaya maruz kalır ve ısı güneş bastıktan sonra da devam eder.
Bölgeyi özel yapan nitelikten biri de budur.
(Yine… 80’li yıllara kadar, Tepe kuzey yönünde oraya gittiğimizde yaşlı dut ağacına çıkar, orada tuzlu dut yerdik. Dutların tuzlu olması, denizden serpilen deniz suyu zerrelerinin oralara kadar uçuşup dutlara yapışmasıymış meğer. Bunu nice sonraları öğrendik.
Ayrıca… Sahil köylerine ızgara boyu derler, (Doğancılı, Sofular, Alacalı, Sahilköy. Kurna, Karakiraz) oralarda, sahil bölgesi otlaklarında otlayıp, kekik ile beslenen hayvanların hem etleri, hem de sütleri çok lezzetli olur.)
Bunu da, kısa bilgi olarak aktarmış olduk.
Eskiden vasıta az olduğundan hastalar, üzerine yatak serilmiş at ya da öküz arabalarının üstünde ancak yatırılmak suretiyle oraya getirilirler. (Başka il ve ilçelerden otomobilleriyle gelenler Bir hafta On gün çadırlarda kalırlar.)
Tepenin üst kısmı, kuzey bölgesi sürekli rüzgâr aldığından, bu iş ile ilgi olan hasta sahipleri, hastalarını şimdiki Dedeman oteli, yeni adıyla Şile Gardens oteli yönüne, yani rüzgâr almayan güney yamacına… Arnavut Faik’in bahçıvanlık yaptığı yerin hemen yamacındaki kumlara yatırırlardı.
Kımıldayamayacak kadar rahatsız olan hastalar, Kızgın kumların üzerine sırt üstü yatırılır, üzeri yine kızgın kumlarla iyice örtülüp kapatılır, başına güneş geçmemesi için ya bir şemsiye dikilir, ya da etraftan uygun bir çalı kesilip başa gölge yapması içi konulurdu.
İki, ya da üç, saat kadar orada kalan hastalar bakır ve demir oluşumlu, silisyum parçacıklı, kızgın radyoaktiviteli kumlardan alınan enerji ile, boncuk boncuk terlerler, vücutları gevşer, kasları yumuşar…
Tüm eklem, kemik ve kas ağrıları geçerdi.
Orada terleyen hastalar, vakti geldiğinde üstündeki kumlar alınır en küçük bir üşütmeye bile maruz bırakılmadan derhal terleri sinir ve sıkıca giydirip acele ile eve götürürdü.
At ve öküz arabasında yatar vaziyette getirilmiş olan hastalar, oturarak evlerine geri dönerlerdi.
En iyi kum tedavisi alınacak ayların 20 Haziran ve 20 Temmuz olduğunu söylemiştik. Nedeni de şudur…
Bu aylardan sonra… Kuzey doğu yönünden, güney batı yönüne Poyraz rüzgârları esmeye başlar. Poyraz rüzgârları hem serin hem de kuvvetli estiğinden, Kumbaba Tepesi kumlarını uçurup savurur. Savrulan mikron inceliğindeki kumlar insan tenine şiddetle çarptığından, sürekli ve sonsuz taneler, ince iğne batarcasına rahatsızlık verir.
Bizans İmparatorluğu döneminden bu yana, değeri bilinden ve kullanılan Kumbaba Termal Kumlar Tepesi’nin, romatizmal rahatsızlıklar için şifalı olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır.
Fizyoterapi-rehabilitaston kapsamında değerlendirilen rahatsızlıklar…
Boyun, sırt, bel, omuzlar, eklem yerleri, kas ağrıları, kaslardaki yorgunluğun giderilmesi, ağrıların azaltılması ve buna bağlı olarak… Ruhsal gerginliğin azaltılması ve vücutta gevşeme sağlar ki, bu da, insanın ağrı ve sızılardan kurtulduğu için, kendini iyi hissetmesini sağlar.
İnsanların, tedavi sonrası daha sağlıklı bir vücuda kavuşmaları, çalışmayan eklemlerin tekrar çalışması, el ve kollarının fonksiyonların artması nedeniyle
Yaşam kaliteleri yükselir. Yeniden toplum içinde yer alırlar…!
Bu kadar değerli olan Kumbaba Termal Kumlar bölgesinin kumlarını, yıllar önce, onlarca kamyon dolusunu yükleyip sattık.
Sonra… Hemen üzerinden yol geçirdik.
Zaten yol geçtikten sonra, o bölgenin ekolojik dengesi bozuldu.
Üzeri çalı, çırpı, ot, sarmaşık ve dikenlerle doldu.
Tepenin kendine has özelliği ve kızıl yapısı büyük ölçüde yok oldu.
Ama her şey bitmiş değil. O bölge yeniden canlandırılabilir.
Hemen yanı başından 5 Yıldızlı bir otel, ve ilerisinde bir Üniversite var. Saygıdeğer ilgililer, Kaymakamlık, Belediye Başkanlığı, Arkeoloji Müzesi, Anıtlar kurulu, Şile Turizm Derneği ve diğer STK’lar bu konuya ilgi gösterdikleri gün…
O Kutsal Tepe yine eski canlılığına kavuşur ve şifa dağıtmaya başlar.
Bu, ilçemiz için büyük bir turizm potansiyeli olabilir.
1500 yıllık Bizans İmparator ve İmparatoriçelerinin orada geçirmiş oldukları yaşamlarını, Pirinç bir levha üzerine yazıp ve oraya dikilmesi gerekir ki, gelen turistler nasıl bir yerde bulunduklarını anlasınlar.
28 Ocak 2011 Sabri KAYACIK
21 Ocak 2011 Cuma
ŞİLE BEZİ'NİN İNCELİKLERİ
ŞİLE BEZİ’NİN İNCELİKLERİ
Yöresel karakteristiği, otantik özelliği, 20 Numara, bürümlü kıvırcık %100 pamuk ipliğinden el dokuma tezgâhından çıkması, çirişleme, kireç kaymağına yatırma, Şile sahilleri kıyı sularında yıkama, kuvars kumlarda kurutma özelliğinin yanı sıra, diğer bezlerden önemli farklılıkları da şunlardır;
Bunu, işin ehli hanımlar çok daha iyi bilirler ve anlarlar.
Şile bezi Çiriş işleminden geçirildiği için daha sağlam ve elâstikiyetlidir.
Kasnakta istenildiği kadar gergin tutulsun, bez asla yırtılmaz. Ki, güzel bir iş çıkarabilmek için böyle yapılması gerekiyor.
Kasnağa gerilmiş gerçek Şile Bezi’nin gözenekleri açık ve orantılı olur.
Zaten, Şile Bezi’ni kasnakta gergin tutmak gerekir ki, bezin gözenekleri açılıp, motiflerin kendine özgü işlemesi kolay yapılabilsin.
İşlenen motif yerine tam oturur, simetrik olur. Bir ucu yerindeyken diğer tarafı uzamaz, estetik durur. Albenisini artırır.
Şile Bezi’nin, “en düzgünlüğü” nü yaratmak için ip çekme de kolaydır.
Bir taraftan diğer tarafa çekilen ip, kopmadan çekilebilir.
Alınan ip atılmaz. Bezin kenarlarını düzeltmek, sülfile, antika, ince baskı yapmak için kullanılır ki, bu da aynı dokudan çekilip alınan ip olduğu için renkte uyumsuzluk olmamış olur.
Diğer bezler ise…
İşlenmek için kasnağa gerildiğinde küçük bir ihmalde liflerinden kopup
bez yırtılır ve işlevini yitirir.
Ayrıca… Yine hanımlar bilirler ki, Şile Bezi haricindeki bezler doku bakımından serttir. Motiflerin işleneceği gözenekler eşit değildir, Motifler bez üzerine olması gerektiği gibi oturmaz.
İpler, ikişerli olduğundan gözleri aşırı yorar.
Her bir gözenek matematiksel olarak hesap edilir. Tek tek sayılması gerektiğinden, ikişerli gözeneklerin sayılması güçtür, bu nedenle zor işlenir.
Başka bezlerin eni sık, boyu seyrek dokunmuştur. Bu nedenle gözenekleri kare değildir. Şile İşi, sarma şeklinde yapıldığından, bir süre sonra, işlenen motifin bir ucu mutlaka uzar ve simetri bozulur. Enini kısa, boyunu ise uzun gösterir. Estetikten eser kalmaz.
Diğer bezler, hiza almak ve düz kesmek için ip çekilemez, kopar.
Sair… Şile Bezi Kıyas kabul etmez şekilde farklıdır…
150 senedir hayatımızın bir parçası ve yaşamımızın içinde olan Şile Bezi sayesinde, evler geçindi, çocuklar okutuldu.
Özel Şile Bezi kültürü ortaya çıktı. Bir Kültür Yaratıldı.
…Ve bu özel bezden neler yapılmıyor ki…
Bluz, Gömlek, Pantolon, Ceket, Gecelik, İç çamaşırı, Perde, Sedir, Koltuk, tv, Buzdolabı örtüleri, Masa örtüsü, Çay takımı, Elbise, Yatak örtüsü, Yatak çarşafı, Namaz başörtüsü, Seccade, Uçkur, Kese …
Hatta… Şaşırtıcı güzellikte Gelinlik bile yapılıyor.
Kendi sınıfında benzersiz olan ŞİLE BEZİ’ni kullanılabilir hâle getirmek
için özel maharet ister.
Bunu yapabilmek için de, önce Şile’li olmak, ninelerden,
annelerden el almak, sonra da, o ruhu özümseyip uygulamak gerekir.
Yaşamdan ve çeşitli olaylardan esinlenip etkilenerek 200’ün üstünde motif yaratılmıştır.
Atatürk’ün, 1932 yılında Şile’yi ziyaretleri anısına “Gazi sofrası”.
‘60’lı-70’li yıllarda Zeki Müren Şile’de yaşarken, “Zeki MÜREN Kirpiği”.
Şile’nin görkemli sembolü Fener olduğu için, “Fenerin kolları”.
İlk kez gördüğü ve geçtiği köprüye hayranlığının ifadesi “Galata Köprüsü”.
Kendi bulduğu benzersiz motifi, başkasına vermeyeceğine dair yemin eden, Yeni Geline verilen motife “ Yeminli”.
Zamanın iktidar partileri için, “Halk Partisi”, “Adalet Partisi” ve “Demokrat Parti” motifleri yaratılmıştır.
Kadınlar arasında pek çok motif ve örnekler karşılıksız paylaşılır ancak…
Bazı yeni yaratılmış motifler vardır ki, sırf kıskandırmak için gösterilip çekilir, insanlar meraklandırılır, heyecan yaratılır. İşleme sayısı verilmez, bu da bazen kıskançlığa neden olur.
Onlarca renk ve tondan oluşan, özel Floş (Şile Bezi ipi) ilikleriyle işlenen motifler, Ninelerimizin, Annelerimizin ve Gelinlik kızlarımızın,
İç dünyalarının bez üzerine yansımasıdır.
Onlar, Sevinçlerini, Acılarını, Tasalarını, Korkularını, Özlemlerini, Aşklarını, Sevdalarını, Gurbet acısını, Beklentilerini, Kaygılarını…
Derin bir yoksulluk içinde geçen hayatlarında, ayakta kalabilme mücadelesi verirlerken, söz ile ifade edemedikleri yaşamlarının özetini işlerler bezin üzerine.
Gündüzleri, bağ-bahçe, yemek ve ev işleriyle uğraştıklarından,
Akşamları, bir odada toplanıp, geç saatlere kadar, gaz lambasının titrek ışığı altında, günlük sohbetlerle birlikte türküler, şarkılar söyleyerek, işlemelerinde “ŞİLE BEZİ EL SANATLARININ” tüm inceliklerini sergilerler.
Beğenilme içgüdüsü ile tüm maharetlerini gösterirler.
Özellikle genç kızlar daha bir itinalı iş çıkarmak zorundadırlar, yoksa…
Komşu anne ne der sonra?
İşte… Bu nedenledir ki;
Şile bezi işleri, gerçek anlamda “El emeği, göz nurudur ve sanattır!”
Dikkâtli bakarsanız, bazı işlemelerde gözyaşlarını görürsünüz.
Aslında… Bu bir, sessiz haykırıştır!
Bu haykırışta…
Kimi halı, kimi kilim dokur,
Kimi şarkı söyler, kimi şiir okur,
Kimi zılgıt çeker,
Kimi ağıt yakar,
Kadın kendini böyle ifade eder,
Şile’li hanımlar, İçini Şile Bezine döker…!
11 Ocak 2011 Sabri KAYACIK
Yöresel karakteristiği, otantik özelliği, 20 Numara, bürümlü kıvırcık %100 pamuk ipliğinden el dokuma tezgâhından çıkması, çirişleme, kireç kaymağına yatırma, Şile sahilleri kıyı sularında yıkama, kuvars kumlarda kurutma özelliğinin yanı sıra, diğer bezlerden önemli farklılıkları da şunlardır;
Bunu, işin ehli hanımlar çok daha iyi bilirler ve anlarlar.
Şile bezi Çiriş işleminden geçirildiği için daha sağlam ve elâstikiyetlidir.
Kasnakta istenildiği kadar gergin tutulsun, bez asla yırtılmaz. Ki, güzel bir iş çıkarabilmek için böyle yapılması gerekiyor.
Kasnağa gerilmiş gerçek Şile Bezi’nin gözenekleri açık ve orantılı olur.
Zaten, Şile Bezi’ni kasnakta gergin tutmak gerekir ki, bezin gözenekleri açılıp, motiflerin kendine özgü işlemesi kolay yapılabilsin.
İşlenen motif yerine tam oturur, simetrik olur. Bir ucu yerindeyken diğer tarafı uzamaz, estetik durur. Albenisini artırır.
Şile Bezi’nin, “en düzgünlüğü” nü yaratmak için ip çekme de kolaydır.
Bir taraftan diğer tarafa çekilen ip, kopmadan çekilebilir.
Alınan ip atılmaz. Bezin kenarlarını düzeltmek, sülfile, antika, ince baskı yapmak için kullanılır ki, bu da aynı dokudan çekilip alınan ip olduğu için renkte uyumsuzluk olmamış olur.
Diğer bezler ise…
İşlenmek için kasnağa gerildiğinde küçük bir ihmalde liflerinden kopup
bez yırtılır ve işlevini yitirir.
Ayrıca… Yine hanımlar bilirler ki, Şile Bezi haricindeki bezler doku bakımından serttir. Motiflerin işleneceği gözenekler eşit değildir, Motifler bez üzerine olması gerektiği gibi oturmaz.
İpler, ikişerli olduğundan gözleri aşırı yorar.
Her bir gözenek matematiksel olarak hesap edilir. Tek tek sayılması gerektiğinden, ikişerli gözeneklerin sayılması güçtür, bu nedenle zor işlenir.
Başka bezlerin eni sık, boyu seyrek dokunmuştur. Bu nedenle gözenekleri kare değildir. Şile İşi, sarma şeklinde yapıldığından, bir süre sonra, işlenen motifin bir ucu mutlaka uzar ve simetri bozulur. Enini kısa, boyunu ise uzun gösterir. Estetikten eser kalmaz.
Diğer bezler, hiza almak ve düz kesmek için ip çekilemez, kopar.
Sair… Şile Bezi Kıyas kabul etmez şekilde farklıdır…
150 senedir hayatımızın bir parçası ve yaşamımızın içinde olan Şile Bezi sayesinde, evler geçindi, çocuklar okutuldu.
Özel Şile Bezi kültürü ortaya çıktı. Bir Kültür Yaratıldı.
…Ve bu özel bezden neler yapılmıyor ki…
Bluz, Gömlek, Pantolon, Ceket, Gecelik, İç çamaşırı, Perde, Sedir, Koltuk, tv, Buzdolabı örtüleri, Masa örtüsü, Çay takımı, Elbise, Yatak örtüsü, Yatak çarşafı, Namaz başörtüsü, Seccade, Uçkur, Kese …
Hatta… Şaşırtıcı güzellikte Gelinlik bile yapılıyor.
Kendi sınıfında benzersiz olan ŞİLE BEZİ’ni kullanılabilir hâle getirmek
için özel maharet ister.
Bunu yapabilmek için de, önce Şile’li olmak, ninelerden,
annelerden el almak, sonra da, o ruhu özümseyip uygulamak gerekir.
Yaşamdan ve çeşitli olaylardan esinlenip etkilenerek 200’ün üstünde motif yaratılmıştır.
Atatürk’ün, 1932 yılında Şile’yi ziyaretleri anısına “Gazi sofrası”.
‘60’lı-70’li yıllarda Zeki Müren Şile’de yaşarken, “Zeki MÜREN Kirpiği”.
Şile’nin görkemli sembolü Fener olduğu için, “Fenerin kolları”.
İlk kez gördüğü ve geçtiği köprüye hayranlığının ifadesi “Galata Köprüsü”.
Kendi bulduğu benzersiz motifi, başkasına vermeyeceğine dair yemin eden, Yeni Geline verilen motife “ Yeminli”.
Zamanın iktidar partileri için, “Halk Partisi”, “Adalet Partisi” ve “Demokrat Parti” motifleri yaratılmıştır.
Kadınlar arasında pek çok motif ve örnekler karşılıksız paylaşılır ancak…
Bazı yeni yaratılmış motifler vardır ki, sırf kıskandırmak için gösterilip çekilir, insanlar meraklandırılır, heyecan yaratılır. İşleme sayısı verilmez, bu da bazen kıskançlığa neden olur.
Onlarca renk ve tondan oluşan, özel Floş (Şile Bezi ipi) ilikleriyle işlenen motifler, Ninelerimizin, Annelerimizin ve Gelinlik kızlarımızın,
İç dünyalarının bez üzerine yansımasıdır.
Onlar, Sevinçlerini, Acılarını, Tasalarını, Korkularını, Özlemlerini, Aşklarını, Sevdalarını, Gurbet acısını, Beklentilerini, Kaygılarını…
Derin bir yoksulluk içinde geçen hayatlarında, ayakta kalabilme mücadelesi verirlerken, söz ile ifade edemedikleri yaşamlarının özetini işlerler bezin üzerine.
Gündüzleri, bağ-bahçe, yemek ve ev işleriyle uğraştıklarından,
Akşamları, bir odada toplanıp, geç saatlere kadar, gaz lambasının titrek ışığı altında, günlük sohbetlerle birlikte türküler, şarkılar söyleyerek, işlemelerinde “ŞİLE BEZİ EL SANATLARININ” tüm inceliklerini sergilerler.
Beğenilme içgüdüsü ile tüm maharetlerini gösterirler.
Özellikle genç kızlar daha bir itinalı iş çıkarmak zorundadırlar, yoksa…
Komşu anne ne der sonra?
İşte… Bu nedenledir ki;
Şile bezi işleri, gerçek anlamda “El emeği, göz nurudur ve sanattır!”
Dikkâtli bakarsanız, bazı işlemelerde gözyaşlarını görürsünüz.
Aslında… Bu bir, sessiz haykırıştır!
Bu haykırışta…
Kimi halı, kimi kilim dokur,
Kimi şarkı söyler, kimi şiir okur,
Kimi zılgıt çeker,
Kimi ağıt yakar,
Kadın kendini böyle ifade eder,
Şile’li hanımlar, İçini Şile Bezine döker…!
11 Ocak 2011 Sabri KAYACIK
31 Aralık 2010 Cuma
ŞİLE BEZİ NEDİR...?
ŞİLE BEZİ NEDİR…?
Diğer pamuklu bezlerden onu ayıran, benzersiz dokusu, dokuması, farklı ve otantik özelliği olduğu için biz ona “ŞİLE BEZİ” diyoruz…
Denizli, Buldan ve Rize bezlerine bile “ŞİLE BEZİ” diyorlar. Nerdeyse içimize giydiğimiz atletlere de “ŞİLE BEZİ” diyecekler.
Oysa… Bilemedikleri şu; Onun yeryüzünde bir benzeri daha yok.
O bir marka. O, “ŞİLE BEZİ.”
Bunu anlatınca siz de hak vereceksiniz.
Cumhuriyetten önce İpekçilik, sonra Ketencilik ve bu gün kullanılan pamuk ipliğine geçiş…
Önceleri İngiltere’den (1930 lu yıllarda) ithal edilen Papazlı İngiliz pamuk iplikleri ile dokuma yapılırken(Ambalajında bir Papaz resmi olduğu için bu adla anılmıştır.) Günümüzde, aynı tür pamuk iplikleri 1950 den sonra İzmir ve İstanbul’da üretilenler kullanılmaktadır.
Şile Bezi için kullanılan iplikler 20 numara kıvrımlı bürümcüktür.
Dokumacı, iplikleri “Kelep” ler halinde alır.
Bunları ”Çiriş” denilen ve ölçüsü atalardan gelen yöntemle, el ve göz melekesi ile hazırlanan un çorbasında Bakır kazanlarda kaynatılır. Kelepler, kaynayan un çorbası içinde itina ile karıştırılarak un çorbasının pamuğun dokusuna iyice işlemesi sağlanır.
Bu işlemden sonra soğumaya bırakılır. Kelepler tek tek çıkarılıp bir sırık üzerine kurumaya bırakılır. Kurtulduktan sonra kelepler el yordamıyla ortadan ayrılıp çırpılır, üzerlerinde bulunan hamurlardan mümkün olduğunca arındırıp ipliklerin serbest kalması sağlanır.
“Elemne” ve Çıkrık” el aletleriyle dokumaya hazır hâle getirilir. 40-45 cm eninde ve 20 Mt. Uzunluğunda ahşap el tezgâhlarında dokunan bezler az ise bohça yapılıp sırtta, çok ise, Eşek sırtında küfelere konulup deniz kıyısına götürülür. Ayazma, Ağlayankaya, Eşekadası, Elbiz, Kabakoz ağzı, İmrenli ağzı, Bozgaca ağzı, Şuayipli, Akçakese-Mahmutdere plajlarında, Yanlarında getirdikleri,
” Kireç kaymağı.” ve “Karbonat” bir leğen içinde Deniz suyu ilâve edilerek , (Kireç tülbentten süzüldükten sonra) bezler, leğende bastırılır ve istenilen beyazlığa ulaşıncaya kadar bekletilir.
Bu arada, kireçteki kimyasal maddelerin (Kalsiyum hidroksit ) pamuğun dokusuna girmesi sağlanmıştır.
Bu işlem, aynı zamanda Şile Bezinin terbiye edilmesi işlemidir.
Bez, daha kaygan bir yüzey kazanır, giyen ferahlık hisseder. Gözenekler açıldığından giysinin hava geçirgenliği artar.
Leğenden alınan kireç kaymaklı bezler, Şalvarlarının paçaları dizlere kadar sıvanmış 5-6 kişi, yan yana dizilip bezi tutarlar, sağa-sola, öne arkaya,
Vals misali denize daldırıp çıkartılmak suretiyle 20-26ºC deniz suyu sıcaklığında yıkanır. (Denizin, kıyılarda tuz oranı Binde 18’dir.)
Yıkanan bezler, aynı şekilde getirilip, Eğrelti otlarının, Çaltı dikenlerinin,
ya da kayaların üstüne serilir.
Ama en iyisi ve makbulü…
Altın sarısı, iyotlu ve kuvars kumların üzerine sermektir.
Alttan, güneşten kızışmış radyoakvite ihtiva eden kumlar, üstten de, güneşin ultraviole ışınlarına maruz kalan kumaş anında kurur.
Ama orada Bir saat kadar kalır ki, bu ışınlar dokuya iyice nüfuz edip dokuyu inceltsin, giyildiğinde hafif dursun, rahat edilsin. (Olması gerekenden fazla süre güneş ışığında kaldığında ipliklerin direnci azalır ve kumaş sararır.)
*
Bezlerin toplanma esnasında yine o, 5-6 kişi yan yana dizilir bezi tutarlar, bezi hem çekerek gerdirirler, hem de, senkronize şekilde, altınlara bulanmış bezleri silkeleyip saf pamuklu dokuyu ortay çıkarırlar. Bezi birer metre (Kol boyu) olarak katlayıp, 20 Metrelik bir top ŞİLE BEZİ hazırlanmış olur.
Bu şekilde gerçek “ŞİLE BEZİ” elde edilmiş oluruz.
Zaten ŞİLE BEZİ’nin, doğal lifli ve %100 pamuk olması, 20 Numara kıvrımlı bürümcük iplikten dokunması nedeniyle ve işlem aşamaları onu diğerlerinden farklı kılar.
İşte bu nedenledir ki, ŞİLE BEZİ teri absorbe eder, statik elektriği daha az geçirir. Bürümcük olduğundan vücuda yapışmaz, adeta dokunur.
Ona nefes aldırır. Terletmediği için hijyendir. İnsana huzur verir, kendini iyi hissetmesini sağlar.
Teri ve nemi emdiği için de insanı rahatlatır.
Kolay yıkanır. Yıkandıkça incelir, inceldikçe daha güzel görünür.
Tüm zamanların sonsuz modasıdır. Kimse ondan vazgeçemez.
Şile Bezi işlemeli Bluz giymiş bir hanım, tüm bakışları üstüne çeker. Şıklığı göz kamaştırır, insanları kıskandırır.
“MANGO” firmasını bilirsiniz. Sahibi, İzhak ANDİÇ ’77 Yılında Türkiye’den İspanya Barselona’ya göç etmiş, Şileden oraya ithal ettiği ŞİLE BEZLERİ ile bir dünya markası yaratmıştır.
Bu gün 100 Ülkede 1700 Mağaza sahibidir. Keza… “ZARA” Firması da.
“Zorba” filminin aktörü Antony QUIN’in giydiği gömlek ŞİLE BEZİ’dir.
Nazım HİKMET, şiirlerinde ŞİLE BEZİ’ni işlemiştir.
Memleketim, memleketim, memleketim,
Ne kasketim kaldı senin ora işi
Ne yollarını taşımış ayakkabım,
Son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
*
Şiz de… Yazın, ŞİLE BEZİ Tezgâhları arasında dolaşırken, yüzünüze bir Şiir kondurun. Size gülümseyen ilk Bluzu, ya da gömleği alın giyin. O keyfi siz de yaşayın…
Çocuklarınızı da unutmayın…!
26 Aralık 2010 Sabri KAYACIK
Diğer pamuklu bezlerden onu ayıran, benzersiz dokusu, dokuması, farklı ve otantik özelliği olduğu için biz ona “ŞİLE BEZİ” diyoruz…
Denizli, Buldan ve Rize bezlerine bile “ŞİLE BEZİ” diyorlar. Nerdeyse içimize giydiğimiz atletlere de “ŞİLE BEZİ” diyecekler.
Oysa… Bilemedikleri şu; Onun yeryüzünde bir benzeri daha yok.
O bir marka. O, “ŞİLE BEZİ.”
Bunu anlatınca siz de hak vereceksiniz.
Cumhuriyetten önce İpekçilik, sonra Ketencilik ve bu gün kullanılan pamuk ipliğine geçiş…
Önceleri İngiltere’den (1930 lu yıllarda) ithal edilen Papazlı İngiliz pamuk iplikleri ile dokuma yapılırken(Ambalajında bir Papaz resmi olduğu için bu adla anılmıştır.) Günümüzde, aynı tür pamuk iplikleri 1950 den sonra İzmir ve İstanbul’da üretilenler kullanılmaktadır.
Şile Bezi için kullanılan iplikler 20 numara kıvrımlı bürümcüktür.
Dokumacı, iplikleri “Kelep” ler halinde alır.
Bunları ”Çiriş” denilen ve ölçüsü atalardan gelen yöntemle, el ve göz melekesi ile hazırlanan un çorbasında Bakır kazanlarda kaynatılır. Kelepler, kaynayan un çorbası içinde itina ile karıştırılarak un çorbasının pamuğun dokusuna iyice işlemesi sağlanır.
Bu işlemden sonra soğumaya bırakılır. Kelepler tek tek çıkarılıp bir sırık üzerine kurumaya bırakılır. Kurtulduktan sonra kelepler el yordamıyla ortadan ayrılıp çırpılır, üzerlerinde bulunan hamurlardan mümkün olduğunca arındırıp ipliklerin serbest kalması sağlanır.
“Elemne” ve Çıkrık” el aletleriyle dokumaya hazır hâle getirilir. 40-45 cm eninde ve 20 Mt. Uzunluğunda ahşap el tezgâhlarında dokunan bezler az ise bohça yapılıp sırtta, çok ise, Eşek sırtında küfelere konulup deniz kıyısına götürülür. Ayazma, Ağlayankaya, Eşekadası, Elbiz, Kabakoz ağzı, İmrenli ağzı, Bozgaca ağzı, Şuayipli, Akçakese-Mahmutdere plajlarında, Yanlarında getirdikleri,
” Kireç kaymağı.” ve “Karbonat” bir leğen içinde Deniz suyu ilâve edilerek , (Kireç tülbentten süzüldükten sonra) bezler, leğende bastırılır ve istenilen beyazlığa ulaşıncaya kadar bekletilir.
Bu arada, kireçteki kimyasal maddelerin (Kalsiyum hidroksit ) pamuğun dokusuna girmesi sağlanmıştır.
Bu işlem, aynı zamanda Şile Bezinin terbiye edilmesi işlemidir.
Bez, daha kaygan bir yüzey kazanır, giyen ferahlık hisseder. Gözenekler açıldığından giysinin hava geçirgenliği artar.
Leğenden alınan kireç kaymaklı bezler, Şalvarlarının paçaları dizlere kadar sıvanmış 5-6 kişi, yan yana dizilip bezi tutarlar, sağa-sola, öne arkaya,
Vals misali denize daldırıp çıkartılmak suretiyle 20-26ºC deniz suyu sıcaklığında yıkanır. (Denizin, kıyılarda tuz oranı Binde 18’dir.)
Yıkanan bezler, aynı şekilde getirilip, Eğrelti otlarının, Çaltı dikenlerinin,
ya da kayaların üstüne serilir.
Ama en iyisi ve makbulü…
Altın sarısı, iyotlu ve kuvars kumların üzerine sermektir.
Alttan, güneşten kızışmış radyoakvite ihtiva eden kumlar, üstten de, güneşin ultraviole ışınlarına maruz kalan kumaş anında kurur.
Ama orada Bir saat kadar kalır ki, bu ışınlar dokuya iyice nüfuz edip dokuyu inceltsin, giyildiğinde hafif dursun, rahat edilsin. (Olması gerekenden fazla süre güneş ışığında kaldığında ipliklerin direnci azalır ve kumaş sararır.)
*
Bezlerin toplanma esnasında yine o, 5-6 kişi yan yana dizilir bezi tutarlar, bezi hem çekerek gerdirirler, hem de, senkronize şekilde, altınlara bulanmış bezleri silkeleyip saf pamuklu dokuyu ortay çıkarırlar. Bezi birer metre (Kol boyu) olarak katlayıp, 20 Metrelik bir top ŞİLE BEZİ hazırlanmış olur.
Bu şekilde gerçek “ŞİLE BEZİ” elde edilmiş oluruz.
Zaten ŞİLE BEZİ’nin, doğal lifli ve %100 pamuk olması, 20 Numara kıvrımlı bürümcük iplikten dokunması nedeniyle ve işlem aşamaları onu diğerlerinden farklı kılar.
İşte bu nedenledir ki, ŞİLE BEZİ teri absorbe eder, statik elektriği daha az geçirir. Bürümcük olduğundan vücuda yapışmaz, adeta dokunur.
Ona nefes aldırır. Terletmediği için hijyendir. İnsana huzur verir, kendini iyi hissetmesini sağlar.
Teri ve nemi emdiği için de insanı rahatlatır.
Kolay yıkanır. Yıkandıkça incelir, inceldikçe daha güzel görünür.
Tüm zamanların sonsuz modasıdır. Kimse ondan vazgeçemez.
Şile Bezi işlemeli Bluz giymiş bir hanım, tüm bakışları üstüne çeker. Şıklığı göz kamaştırır, insanları kıskandırır.
“MANGO” firmasını bilirsiniz. Sahibi, İzhak ANDİÇ ’77 Yılında Türkiye’den İspanya Barselona’ya göç etmiş, Şileden oraya ithal ettiği ŞİLE BEZLERİ ile bir dünya markası yaratmıştır.
Bu gün 100 Ülkede 1700 Mağaza sahibidir. Keza… “ZARA” Firması da.
“Zorba” filminin aktörü Antony QUIN’in giydiği gömlek ŞİLE BEZİ’dir.
Nazım HİKMET, şiirlerinde ŞİLE BEZİ’ni işlemiştir.
Memleketim, memleketim, memleketim,
Ne kasketim kaldı senin ora işi
Ne yollarını taşımış ayakkabım,
Son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
*
Şiz de… Yazın, ŞİLE BEZİ Tezgâhları arasında dolaşırken, yüzünüze bir Şiir kondurun. Size gülümseyen ilk Bluzu, ya da gömleği alın giyin. O keyfi siz de yaşayın…
Çocuklarınızı da unutmayın…!
26 Aralık 2010 Sabri KAYACIK
20 Aralık 2010 Pazartesi
Ben “AYI” yım …!
Ben “AYI” yım …!
Ben Ayı’yım. Hem de Boz Ayı…
Postum ceketim, dağlar memleketim, inler kışlığım, ağaç kovukları yazlığımdır.
Ormanda yaşarım ben; orada ürer, orada sürdürürüm yaşantımı.
Çocuklarımı ağaçlardan topladığım meyvelerle beslerim. Bazen de, ırmaktan avladığım balıklarla ziyafet çekeriz kendimize.
Balıkları pişirmek için, insanlar gibi, hiç ateş yakmadık ormanda.
Ateşi, yanar vaziyette bırakıp gitmedik hiç.
Bizim yüzümüzden, asla yangın çıkmadı. Onlarca hektar ormanı biz telef etmedik.
Dedim ya, ben ayıyım. Tek bir dal bile kesmedim ormandan. Hiçbir canlıya zarar vermedim. Solucanlar, salyangozlar, kirpiler, tavşanlar, tarla fareleri, sincaplar, kaplumbağalar, kuşlar, arılar ve diğerleri arkadaşlarımdır benim.
Ben ayıyım. Ayı olduğum için, doğanın, tabiatın, ekolojik dengenin değerini iyi bilirim.
Kimyasal maddelerle hiç işim olmadı şimdiye kadar. Derelere, ırmaklara, göl ve denizlere fabrika atıkları doldurmadım. Sulak alanları kurutup, fabrikalar, siteler yapmadım. Zeytin ağaçlarını, narenciye bahçelerini yok edip, yazlıklarla doldurmadım.
Yakın zamana kadar, Yaylalı, Teke, Yazımanhayır, Karamandere, İmrendere, Yeniköy ormanlarında yaşardım ben.
Kimseden bir beklentim de yoktu. Ama insanlar, üzerimize ateş ederek vurdular, öldürdüler bizi. Bakmak zorunda olduğumuz yavrularımızın olduğunu düşünmediler bile. Geride kalan yavrularımı emziremediğim, karınlarını doyuramadığım için onlar da açlıktan öldüler.
İnsanlar, yaşam alanlarım içinde, benim anlayamadığım, fark edemediğim, türlü tuzaklar kurmuşlar, çukurlar açmışlar. Orada bir çukur olabileceğini düşünemedim. Çıkamadım oradan. Başıma dikildi bir sürü insan. Onlar insandı, ben ayı! Onlar mutluydu, ben çaresiz! Gözlerimdeki yaşları görmediler, sessizce ağladığımı duymadılar…
Bizleri nasıl öldürdüklerini, her ortamda defalarca anlattılar. Hatta bazıları fotoğraf çektirdi, evlerinin duvarına astı.
Şu hale bakın ki, ellerinde oyuncak ayıları olmadan uyuyamayan çocukları, o fotoğrafın altında büyüdüler…!
Bizi en çok çocuklar sever. Her çocuğun bir oyuncak ayısı olmuştur mutlaka.
Dün bir dükkânın (Üsküdar caddesi) önünde sepette oyuncak ayılar vardı. Üzerideki etikette “AYILARIN SESSİZLİĞİ” yazıyordu. Bu doğru!
Ayılar artık sessiz. Susturdular onları.
İnsanlar çığlık çığlığa ortada. Onlar bi türlü susmuyorlar.
Israrla ve umarsızca yok etmeye devam ediyorlar.
Ama anlayamadığım şu;
Ölüler ülkesi İmparatoru olmak kime ne fayda sağlayacak ki?
Tabiatın, doğal hayatın, güzelliğin, zarifliğin, inceliğin, dostluğun, iyiliğin simgesi, biz ayılar gösteriliyoruz, insanlar değil!
Oysa, siz insanlar birbirinizi aşağılamak için “Yuh ayı” dersiniz.
Şile ormanlarındaki son ayıyı da yok ettiniz! Öldürdünüz! Şile ormanları artık ayısız kaldı.
Bunu insanlar yaptı! Biz ayılar, yine de “Yuh insan” demiyoruz…!
Biz dünyaya hiç zarar vermedik. Ama bununla gurur duyamıyoruz. Çünkü ,
“Artık yokuz!”…
20.07.2008 Sabri KAYACIK
İmza:
Ayı
Ben Ayı’yım. Hem de Boz Ayı…
Postum ceketim, dağlar memleketim, inler kışlığım, ağaç kovukları yazlığımdır.
Ormanda yaşarım ben; orada ürer, orada sürdürürüm yaşantımı.
Çocuklarımı ağaçlardan topladığım meyvelerle beslerim. Bazen de, ırmaktan avladığım balıklarla ziyafet çekeriz kendimize.
Balıkları pişirmek için, insanlar gibi, hiç ateş yakmadık ormanda.
Ateşi, yanar vaziyette bırakıp gitmedik hiç.
Bizim yüzümüzden, asla yangın çıkmadı. Onlarca hektar ormanı biz telef etmedik.
Dedim ya, ben ayıyım. Tek bir dal bile kesmedim ormandan. Hiçbir canlıya zarar vermedim. Solucanlar, salyangozlar, kirpiler, tavşanlar, tarla fareleri, sincaplar, kaplumbağalar, kuşlar, arılar ve diğerleri arkadaşlarımdır benim.
Ben ayıyım. Ayı olduğum için, doğanın, tabiatın, ekolojik dengenin değerini iyi bilirim.
Kimyasal maddelerle hiç işim olmadı şimdiye kadar. Derelere, ırmaklara, göl ve denizlere fabrika atıkları doldurmadım. Sulak alanları kurutup, fabrikalar, siteler yapmadım. Zeytin ağaçlarını, narenciye bahçelerini yok edip, yazlıklarla doldurmadım.
Yakın zamana kadar, Yaylalı, Teke, Yazımanhayır, Karamandere, İmrendere, Yeniköy ormanlarında yaşardım ben.
Kimseden bir beklentim de yoktu. Ama insanlar, üzerimize ateş ederek vurdular, öldürdüler bizi. Bakmak zorunda olduğumuz yavrularımızın olduğunu düşünmediler bile. Geride kalan yavrularımı emziremediğim, karınlarını doyuramadığım için onlar da açlıktan öldüler.
İnsanlar, yaşam alanlarım içinde, benim anlayamadığım, fark edemediğim, türlü tuzaklar kurmuşlar, çukurlar açmışlar. Orada bir çukur olabileceğini düşünemedim. Çıkamadım oradan. Başıma dikildi bir sürü insan. Onlar insandı, ben ayı! Onlar mutluydu, ben çaresiz! Gözlerimdeki yaşları görmediler, sessizce ağladığımı duymadılar…
Bizleri nasıl öldürdüklerini, her ortamda defalarca anlattılar. Hatta bazıları fotoğraf çektirdi, evlerinin duvarına astı.
Şu hale bakın ki, ellerinde oyuncak ayıları olmadan uyuyamayan çocukları, o fotoğrafın altında büyüdüler…!
Bizi en çok çocuklar sever. Her çocuğun bir oyuncak ayısı olmuştur mutlaka.
Dün bir dükkânın (Üsküdar caddesi) önünde sepette oyuncak ayılar vardı. Üzerideki etikette “AYILARIN SESSİZLİĞİ” yazıyordu. Bu doğru!
Ayılar artık sessiz. Susturdular onları.
İnsanlar çığlık çığlığa ortada. Onlar bi türlü susmuyorlar.
Israrla ve umarsızca yok etmeye devam ediyorlar.
Ama anlayamadığım şu;
Ölüler ülkesi İmparatoru olmak kime ne fayda sağlayacak ki?
Tabiatın, doğal hayatın, güzelliğin, zarifliğin, inceliğin, dostluğun, iyiliğin simgesi, biz ayılar gösteriliyoruz, insanlar değil!
Oysa, siz insanlar birbirinizi aşağılamak için “Yuh ayı” dersiniz.
Şile ormanlarındaki son ayıyı da yok ettiniz! Öldürdünüz! Şile ormanları artık ayısız kaldı.
Bunu insanlar yaptı! Biz ayılar, yine de “Yuh insan” demiyoruz…!
Biz dünyaya hiç zarar vermedik. Ama bununla gurur duyamıyoruz. Çünkü ,
“Artık yokuz!”…
20.07.2008 Sabri KAYACIK
İmza:
Ayı
Ben TÜRKÜM, TÜRKÜ SÖYLERİM
Ben TÜRKÜM, TÜRKÜ SÖYLERİM
Tabii ki söylerim…
Ben türkü söylerim. Öyle de bir keyifle söylerim ki, sormayın gitsin.
Sesim kötüymüş, bazen cırtlak, bazen çatlak çıkarmış.
Her daim de detone söylermişim.
Hatta türkü söylerken sözlerini unuturmuşum. Unuturmuşum da, uydururmuşum çoğu kez.
Öyle söyler eşim: “Yine uydurdun!”
Olsun, kime ne? Türkü söylüyorum işte!
Havamı bulduğumda da çıkıp oynuyorum.
Şile Çiftetellisi çaldığında duramayıp nasıl çıkıp oynuyorsam, türkü çaldığında da öyle…
Hangi yöreymiş benim için fark etmez. Hepsi bizim türkülerimizdir.
Hepsi, Anadolu’da yaşanmış ve yaşanmaktadır.
Türküler bizi anlatır, beni anlatır…
Geçmişi anlatır, yaşanmışı, tatlıyı, kederi, sevdiceğine kavuşamamış olmanın acısını, onun elini bir kez bile tutamamış olmanın özlemini;
Ümidi, özlemi, beklentiyi, neşeyi anlatır...
Bazen güldürür bizi, bazen ağlatır.
Bazen oynatır bizi, bazen “ooof” latır.
Kırklareli türküsü de dinlesem Anadolu kokar, Diyarbakır türküsü de dinlesem Anadolu kokar.
Bu nasıl bir lezzettir ki böyle, yüzyıllardır hiç değişmedi!
Yüzyıllar içinde daha da tatlılaştı.
Son zamanlarda gözlemim o ki, insanlarımızda türkü dinleme sevdası başladı.
“Aaaa ne güzelmiş bizim türkülerimiz!” demeye başladılar.
İşyerime gelenlere, onlara çaktırmadan türkü çalıyorum.
Çay benim çeşme benim / Ardıma düşme benim.
Senin ile eğlendim / Sevdiğim başka benim.
Amanın yalel yalel, Yandım yalel yalel.
Karanfilim tüterim / Taş dibinden biterim.
Eller yârim dedikçe / Ben boynumu bükerim.
Amanın yalel yalel, Yandım yalel yalel.
Bir an, alışveriş duruyor; “Ne güzel türkü” diyorlar.
Ben de bıyık altından gülüyorum; “Güzel, değil mi?” diyorum…!
Kulaklar türküde, dudaklar mırıldanmakta, alışveriş devam etmekte…
Ben ise onların bu keyfini izlemekteyim.
Ardından gelen türkü;
Telgrafın tellerine kuşlar mı konar,
İnsan sevdiğine böyle mi yanar…
Sabri Kayacık
Tabii ki söylerim…
Ben türkü söylerim. Öyle de bir keyifle söylerim ki, sormayın gitsin.
Sesim kötüymüş, bazen cırtlak, bazen çatlak çıkarmış.
Her daim de detone söylermişim.
Hatta türkü söylerken sözlerini unuturmuşum. Unuturmuşum da, uydururmuşum çoğu kez.
Öyle söyler eşim: “Yine uydurdun!”
Olsun, kime ne? Türkü söylüyorum işte!
Havamı bulduğumda da çıkıp oynuyorum.
Şile Çiftetellisi çaldığında duramayıp nasıl çıkıp oynuyorsam, türkü çaldığında da öyle…
Hangi yöreymiş benim için fark etmez. Hepsi bizim türkülerimizdir.
Hepsi, Anadolu’da yaşanmış ve yaşanmaktadır.
Türküler bizi anlatır, beni anlatır…
Geçmişi anlatır, yaşanmışı, tatlıyı, kederi, sevdiceğine kavuşamamış olmanın acısını, onun elini bir kez bile tutamamış olmanın özlemini;
Ümidi, özlemi, beklentiyi, neşeyi anlatır...
Bazen güldürür bizi, bazen ağlatır.
Bazen oynatır bizi, bazen “ooof” latır.
Kırklareli türküsü de dinlesem Anadolu kokar, Diyarbakır türküsü de dinlesem Anadolu kokar.
Bu nasıl bir lezzettir ki böyle, yüzyıllardır hiç değişmedi!
Yüzyıllar içinde daha da tatlılaştı.
Son zamanlarda gözlemim o ki, insanlarımızda türkü dinleme sevdası başladı.
“Aaaa ne güzelmiş bizim türkülerimiz!” demeye başladılar.
İşyerime gelenlere, onlara çaktırmadan türkü çalıyorum.
Çay benim çeşme benim / Ardıma düşme benim.
Senin ile eğlendim / Sevdiğim başka benim.
Amanın yalel yalel, Yandım yalel yalel.
Karanfilim tüterim / Taş dibinden biterim.
Eller yârim dedikçe / Ben boynumu bükerim.
Amanın yalel yalel, Yandım yalel yalel.
Bir an, alışveriş duruyor; “Ne güzel türkü” diyorlar.
Ben de bıyık altından gülüyorum; “Güzel, değil mi?” diyorum…!
Kulaklar türküde, dudaklar mırıldanmakta, alışveriş devam etmekte…
Ben ise onların bu keyfini izlemekteyim.
Ardından gelen türkü;
Telgrafın tellerine kuşlar mı konar,
İnsan sevdiğine böyle mi yanar…
Sabri Kayacık
HAYVANLAR ve İNSANLAR
HAYVANLAR ve İNSANLAR
Önce, Karadeniz sahillerinde turlayan beyaz balina “AYDIN” ile tanıştık.
“Bir balinamız oldu” diye ulusça günlerce sevinip mutlu olduk.
Sonra, Ege kıyılarında Datça limanı yakınında fok balığı “BADEM” imiz oldu.
Gazetelere manşet haberlerdeydi kaç kez.
Onu tedavi bile ettirdik.
Hatta rehabilitasyon merkezinde özel yöntemlerle doğal yaşamına alışmasını sağladık.
Almanların sevgilisi, yavru kutup ayısı KNUT’u TV lerde izleyince gözyaşlarımızı tutamadık.
Annesinin terk ettiği yavruyu sahiplendi bir insanoğlu. Onun hem anası, hem de babası oldu.
Yeri geldi onu biberonla besledi. Yeri geldi o soğuk havuzda birlikte oynaştı. Yeri geldi çimenlerin üzerinde boğuştular. Sonunda, o kutup ayısının hatta kalmasına ve sağlıklı büyümesini başardı insanoğlu.
Aslında tüm dünyanın sevgilisi oldu Knut. Çocuklar başından ayrılamadılar.
Nihayetinde, peluştan oyuncaklarını yaptılar da o şekilde gönlünü alabildiler çocukların.
Herkesin bir Ayısı oldu yani!
Bekir COŞKUN’un PAKO’sunu da unutmadık hani.
Pako’nun ağzından yazılmış az yazı okumadık. Onun sayesinde öğrendik hayvan sevgisini.
Hayvanların da doğanın bir parçası olduğunu, onlarsız bir dünya düşünülemeyeceğini anladık.
Onların da analık ve babalık duygusu taşıdıklarını, yavrularının karınlarını doyurmak, onların güvenliğini sağlamak için nasıl da kuvvetli içgüdü ile koruduklarına tanıklık ettik.
Gelibolu ve Foça limanına sığınmış Pelikanları evlat edindik.
Eminönü Yeni Camii önündeki güvercinlere yem atmak en büyük keyif idi.
Kışın karda penceremizin önüne konan serçeleri ekmek kırıntıları ile besledik.
Kanadı kırık leyleği kendi ellerimle götürmüştüm veterinere.
Atmaya kıyamadığımız tavuk kemiklerini ta Bursa’dan getirip komşunun köpeğine vermiştik.
Bir yandan, birileri hayvanlara böyle davranıp, onlarla dost olurlarken,
Diğer yanda, inanç uğruna, kesip, kan akıtmak için, ellerinde satır koyunların, kuzuların peşinden koşuşturanlar, onları taşlayanlar, kaçmasın diye, bir dozerin kepçesine, danayı arka ayağından asıp, baş aşağı saatlerce bekletenler, de insan.
Öte yandan, Kanada hükümetinin 325 bin fokun sopalarla vurularak öldürülüp, kürklerin alınmasın izin vermesine ne demeli.
Bu durum insanlık ayıbı değil de nedir?
Şunu iyi bilmek lazımdır;
Bir ülkenin uygarlık dünyasındaki yerini belirleyen kriterlerden biri de, o ülkenin hayvanlara nasıl davrandığıdır!
Hâl böyleyken, can dostlarımıza, derdini söyleyemeyen, meramını anlatamayan, yalnızca gözleriyle, bakışlarıyla bir şeyler anlatamaya çalışan can dostlarımıza her zamankinden daha itinalı, daha güzel davranıp, uygarlık âleminde hak ettiğimiz yeri almalıyız!
26.09.2008 Sabri KAYACIK
Önce, Karadeniz sahillerinde turlayan beyaz balina “AYDIN” ile tanıştık.
“Bir balinamız oldu” diye ulusça günlerce sevinip mutlu olduk.
Sonra, Ege kıyılarında Datça limanı yakınında fok balığı “BADEM” imiz oldu.
Gazetelere manşet haberlerdeydi kaç kez.
Onu tedavi bile ettirdik.
Hatta rehabilitasyon merkezinde özel yöntemlerle doğal yaşamına alışmasını sağladık.
Almanların sevgilisi, yavru kutup ayısı KNUT’u TV lerde izleyince gözyaşlarımızı tutamadık.
Annesinin terk ettiği yavruyu sahiplendi bir insanoğlu. Onun hem anası, hem de babası oldu.
Yeri geldi onu biberonla besledi. Yeri geldi o soğuk havuzda birlikte oynaştı. Yeri geldi çimenlerin üzerinde boğuştular. Sonunda, o kutup ayısının hatta kalmasına ve sağlıklı büyümesini başardı insanoğlu.
Aslında tüm dünyanın sevgilisi oldu Knut. Çocuklar başından ayrılamadılar.
Nihayetinde, peluştan oyuncaklarını yaptılar da o şekilde gönlünü alabildiler çocukların.
Herkesin bir Ayısı oldu yani!
Bekir COŞKUN’un PAKO’sunu da unutmadık hani.
Pako’nun ağzından yazılmış az yazı okumadık. Onun sayesinde öğrendik hayvan sevgisini.
Hayvanların da doğanın bir parçası olduğunu, onlarsız bir dünya düşünülemeyeceğini anladık.
Onların da analık ve babalık duygusu taşıdıklarını, yavrularının karınlarını doyurmak, onların güvenliğini sağlamak için nasıl da kuvvetli içgüdü ile koruduklarına tanıklık ettik.
Gelibolu ve Foça limanına sığınmış Pelikanları evlat edindik.
Eminönü Yeni Camii önündeki güvercinlere yem atmak en büyük keyif idi.
Kışın karda penceremizin önüne konan serçeleri ekmek kırıntıları ile besledik.
Kanadı kırık leyleği kendi ellerimle götürmüştüm veterinere.
Atmaya kıyamadığımız tavuk kemiklerini ta Bursa’dan getirip komşunun köpeğine vermiştik.
Bir yandan, birileri hayvanlara böyle davranıp, onlarla dost olurlarken,
Diğer yanda, inanç uğruna, kesip, kan akıtmak için, ellerinde satır koyunların, kuzuların peşinden koşuşturanlar, onları taşlayanlar, kaçmasın diye, bir dozerin kepçesine, danayı arka ayağından asıp, baş aşağı saatlerce bekletenler, de insan.
Öte yandan, Kanada hükümetinin 325 bin fokun sopalarla vurularak öldürülüp, kürklerin alınmasın izin vermesine ne demeli.
Bu durum insanlık ayıbı değil de nedir?
Şunu iyi bilmek lazımdır;
Bir ülkenin uygarlık dünyasındaki yerini belirleyen kriterlerden biri de, o ülkenin hayvanlara nasıl davrandığıdır!
Hâl böyleyken, can dostlarımıza, derdini söyleyemeyen, meramını anlatamayan, yalnızca gözleriyle, bakışlarıyla bir şeyler anlatamaya çalışan can dostlarımıza her zamankinden daha itinalı, daha güzel davranıp, uygarlık âleminde hak ettiğimiz yeri almalıyız!
26.09.2008 Sabri KAYACIK
Kaydol:
Yorumlar (Atom)