ŞİLE BEZİ NEDİR…?
Diğer pamuklu bezlerden onu ayıran, benzersiz dokusu, dokuması, farklı ve otantik özelliği olduğu için biz ona “ŞİLE BEZİ” diyoruz…
Denizli, Buldan ve Rize bezlerine bile “ŞİLE BEZİ” diyorlar. Nerdeyse içimize giydiğimiz atletlere de “ŞİLE BEZİ” diyecekler.
Oysa… Bilemedikleri şu; Onun yeryüzünde bir benzeri daha yok.
O bir marka. O, “ŞİLE BEZİ.”
Bunu anlatınca siz de hak vereceksiniz.
Cumhuriyetten önce İpekçilik, sonra Ketencilik ve bu gün kullanılan pamuk ipliğine geçiş…
Önceleri İngiltere’den (1930 lu yıllarda) ithal edilen Papazlı İngiliz pamuk iplikleri ile dokuma yapılırken(Ambalajında bir Papaz resmi olduğu için bu adla anılmıştır.) Günümüzde, aynı tür pamuk iplikleri 1950 den sonra İzmir ve İstanbul’da üretilenler kullanılmaktadır.
Şile Bezi için kullanılan iplikler 20 numara kıvrımlı bürümcüktür.
Dokumacı, iplikleri “Kelep” ler halinde alır.
Bunları ”Çiriş” denilen ve ölçüsü atalardan gelen yöntemle, el ve göz melekesi ile hazırlanan un çorbasında Bakır kazanlarda kaynatılır. Kelepler, kaynayan un çorbası içinde itina ile karıştırılarak un çorbasının pamuğun dokusuna iyice işlemesi sağlanır.
Bu işlemden sonra soğumaya bırakılır. Kelepler tek tek çıkarılıp bir sırık üzerine kurumaya bırakılır. Kurtulduktan sonra kelepler el yordamıyla ortadan ayrılıp çırpılır, üzerlerinde bulunan hamurlardan mümkün olduğunca arındırıp ipliklerin serbest kalması sağlanır.
“Elemne” ve Çıkrık” el aletleriyle dokumaya hazır hâle getirilir. 40-45 cm eninde ve 20 Mt. Uzunluğunda ahşap el tezgâhlarında dokunan bezler az ise bohça yapılıp sırtta, çok ise, Eşek sırtında küfelere konulup deniz kıyısına götürülür. Ayazma, Ağlayankaya, Eşekadası, Elbiz, Kabakoz ağzı, İmrenli ağzı, Bozgaca ağzı, Şuayipli, Akçakese-Mahmutdere plajlarında, Yanlarında getirdikleri,
” Kireç kaymağı.” ve “Karbonat” bir leğen içinde Deniz suyu ilâve edilerek , (Kireç tülbentten süzüldükten sonra) bezler, leğende bastırılır ve istenilen beyazlığa ulaşıncaya kadar bekletilir.
Bu arada, kireçteki kimyasal maddelerin (Kalsiyum hidroksit ) pamuğun dokusuna girmesi sağlanmıştır.
Bu işlem, aynı zamanda Şile Bezinin terbiye edilmesi işlemidir.
Bez, daha kaygan bir yüzey kazanır, giyen ferahlık hisseder. Gözenekler açıldığından giysinin hava geçirgenliği artar.
Leğenden alınan kireç kaymaklı bezler, Şalvarlarının paçaları dizlere kadar sıvanmış 5-6 kişi, yan yana dizilip bezi tutarlar, sağa-sola, öne arkaya,
Vals misali denize daldırıp çıkartılmak suretiyle 20-26ºC deniz suyu sıcaklığında yıkanır. (Denizin, kıyılarda tuz oranı Binde 18’dir.)
Yıkanan bezler, aynı şekilde getirilip, Eğrelti otlarının, Çaltı dikenlerinin,
ya da kayaların üstüne serilir.
Ama en iyisi ve makbulü…
Altın sarısı, iyotlu ve kuvars kumların üzerine sermektir.
Alttan, güneşten kızışmış radyoakvite ihtiva eden kumlar, üstten de, güneşin ultraviole ışınlarına maruz kalan kumaş anında kurur.
Ama orada Bir saat kadar kalır ki, bu ışınlar dokuya iyice nüfuz edip dokuyu inceltsin, giyildiğinde hafif dursun, rahat edilsin. (Olması gerekenden fazla süre güneş ışığında kaldığında ipliklerin direnci azalır ve kumaş sararır.)
*
Bezlerin toplanma esnasında yine o, 5-6 kişi yan yana dizilir bezi tutarlar, bezi hem çekerek gerdirirler, hem de, senkronize şekilde, altınlara bulanmış bezleri silkeleyip saf pamuklu dokuyu ortay çıkarırlar. Bezi birer metre (Kol boyu) olarak katlayıp, 20 Metrelik bir top ŞİLE BEZİ hazırlanmış olur.
Bu şekilde gerçek “ŞİLE BEZİ” elde edilmiş oluruz.
Zaten ŞİLE BEZİ’nin, doğal lifli ve %100 pamuk olması, 20 Numara kıvrımlı bürümcük iplikten dokunması nedeniyle ve işlem aşamaları onu diğerlerinden farklı kılar.
İşte bu nedenledir ki, ŞİLE BEZİ teri absorbe eder, statik elektriği daha az geçirir. Bürümcük olduğundan vücuda yapışmaz, adeta dokunur.
Ona nefes aldırır. Terletmediği için hijyendir. İnsana huzur verir, kendini iyi hissetmesini sağlar.
Teri ve nemi emdiği için de insanı rahatlatır.
Kolay yıkanır. Yıkandıkça incelir, inceldikçe daha güzel görünür.
Tüm zamanların sonsuz modasıdır. Kimse ondan vazgeçemez.
Şile Bezi işlemeli Bluz giymiş bir hanım, tüm bakışları üstüne çeker. Şıklığı göz kamaştırır, insanları kıskandırır.
“MANGO” firmasını bilirsiniz. Sahibi, İzhak ANDİÇ ’77 Yılında Türkiye’den İspanya Barselona’ya göç etmiş, Şileden oraya ithal ettiği ŞİLE BEZLERİ ile bir dünya markası yaratmıştır.
Bu gün 100 Ülkede 1700 Mağaza sahibidir. Keza… “ZARA” Firması da.
“Zorba” filminin aktörü Antony QUIN’in giydiği gömlek ŞİLE BEZİ’dir.
Nazım HİKMET, şiirlerinde ŞİLE BEZİ’ni işlemiştir.
Memleketim, memleketim, memleketim,
Ne kasketim kaldı senin ora işi
Ne yollarını taşımış ayakkabım,
Son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
*
Şiz de… Yazın, ŞİLE BEZİ Tezgâhları arasında dolaşırken, yüzünüze bir Şiir kondurun. Size gülümseyen ilk Bluzu, ya da gömleği alın giyin. O keyfi siz de yaşayın…
Çocuklarınızı da unutmayın…!
26 Aralık 2010 Sabri KAYACIK
31 Aralık 2010 Cuma
20 Aralık 2010 Pazartesi
Ben “AYI” yım …!
Ben “AYI” yım …!
Ben Ayı’yım. Hem de Boz Ayı…
Postum ceketim, dağlar memleketim, inler kışlığım, ağaç kovukları yazlığımdır.
Ormanda yaşarım ben; orada ürer, orada sürdürürüm yaşantımı.
Çocuklarımı ağaçlardan topladığım meyvelerle beslerim. Bazen de, ırmaktan avladığım balıklarla ziyafet çekeriz kendimize.
Balıkları pişirmek için, insanlar gibi, hiç ateş yakmadık ormanda.
Ateşi, yanar vaziyette bırakıp gitmedik hiç.
Bizim yüzümüzden, asla yangın çıkmadı. Onlarca hektar ormanı biz telef etmedik.
Dedim ya, ben ayıyım. Tek bir dal bile kesmedim ormandan. Hiçbir canlıya zarar vermedim. Solucanlar, salyangozlar, kirpiler, tavşanlar, tarla fareleri, sincaplar, kaplumbağalar, kuşlar, arılar ve diğerleri arkadaşlarımdır benim.
Ben ayıyım. Ayı olduğum için, doğanın, tabiatın, ekolojik dengenin değerini iyi bilirim.
Kimyasal maddelerle hiç işim olmadı şimdiye kadar. Derelere, ırmaklara, göl ve denizlere fabrika atıkları doldurmadım. Sulak alanları kurutup, fabrikalar, siteler yapmadım. Zeytin ağaçlarını, narenciye bahçelerini yok edip, yazlıklarla doldurmadım.
Yakın zamana kadar, Yaylalı, Teke, Yazımanhayır, Karamandere, İmrendere, Yeniköy ormanlarında yaşardım ben.
Kimseden bir beklentim de yoktu. Ama insanlar, üzerimize ateş ederek vurdular, öldürdüler bizi. Bakmak zorunda olduğumuz yavrularımızın olduğunu düşünmediler bile. Geride kalan yavrularımı emziremediğim, karınlarını doyuramadığım için onlar da açlıktan öldüler.
İnsanlar, yaşam alanlarım içinde, benim anlayamadığım, fark edemediğim, türlü tuzaklar kurmuşlar, çukurlar açmışlar. Orada bir çukur olabileceğini düşünemedim. Çıkamadım oradan. Başıma dikildi bir sürü insan. Onlar insandı, ben ayı! Onlar mutluydu, ben çaresiz! Gözlerimdeki yaşları görmediler, sessizce ağladığımı duymadılar…
Bizleri nasıl öldürdüklerini, her ortamda defalarca anlattılar. Hatta bazıları fotoğraf çektirdi, evlerinin duvarına astı.
Şu hale bakın ki, ellerinde oyuncak ayıları olmadan uyuyamayan çocukları, o fotoğrafın altında büyüdüler…!
Bizi en çok çocuklar sever. Her çocuğun bir oyuncak ayısı olmuştur mutlaka.
Dün bir dükkânın (Üsküdar caddesi) önünde sepette oyuncak ayılar vardı. Üzerideki etikette “AYILARIN SESSİZLİĞİ” yazıyordu. Bu doğru!
Ayılar artık sessiz. Susturdular onları.
İnsanlar çığlık çığlığa ortada. Onlar bi türlü susmuyorlar.
Israrla ve umarsızca yok etmeye devam ediyorlar.
Ama anlayamadığım şu;
Ölüler ülkesi İmparatoru olmak kime ne fayda sağlayacak ki?
Tabiatın, doğal hayatın, güzelliğin, zarifliğin, inceliğin, dostluğun, iyiliğin simgesi, biz ayılar gösteriliyoruz, insanlar değil!
Oysa, siz insanlar birbirinizi aşağılamak için “Yuh ayı” dersiniz.
Şile ormanlarındaki son ayıyı da yok ettiniz! Öldürdünüz! Şile ormanları artık ayısız kaldı.
Bunu insanlar yaptı! Biz ayılar, yine de “Yuh insan” demiyoruz…!
Biz dünyaya hiç zarar vermedik. Ama bununla gurur duyamıyoruz. Çünkü ,
“Artık yokuz!”…
20.07.2008 Sabri KAYACIK
İmza:
Ayı
Ben Ayı’yım. Hem de Boz Ayı…
Postum ceketim, dağlar memleketim, inler kışlığım, ağaç kovukları yazlığımdır.
Ormanda yaşarım ben; orada ürer, orada sürdürürüm yaşantımı.
Çocuklarımı ağaçlardan topladığım meyvelerle beslerim. Bazen de, ırmaktan avladığım balıklarla ziyafet çekeriz kendimize.
Balıkları pişirmek için, insanlar gibi, hiç ateş yakmadık ormanda.
Ateşi, yanar vaziyette bırakıp gitmedik hiç.
Bizim yüzümüzden, asla yangın çıkmadı. Onlarca hektar ormanı biz telef etmedik.
Dedim ya, ben ayıyım. Tek bir dal bile kesmedim ormandan. Hiçbir canlıya zarar vermedim. Solucanlar, salyangozlar, kirpiler, tavşanlar, tarla fareleri, sincaplar, kaplumbağalar, kuşlar, arılar ve diğerleri arkadaşlarımdır benim.
Ben ayıyım. Ayı olduğum için, doğanın, tabiatın, ekolojik dengenin değerini iyi bilirim.
Kimyasal maddelerle hiç işim olmadı şimdiye kadar. Derelere, ırmaklara, göl ve denizlere fabrika atıkları doldurmadım. Sulak alanları kurutup, fabrikalar, siteler yapmadım. Zeytin ağaçlarını, narenciye bahçelerini yok edip, yazlıklarla doldurmadım.
Yakın zamana kadar, Yaylalı, Teke, Yazımanhayır, Karamandere, İmrendere, Yeniköy ormanlarında yaşardım ben.
Kimseden bir beklentim de yoktu. Ama insanlar, üzerimize ateş ederek vurdular, öldürdüler bizi. Bakmak zorunda olduğumuz yavrularımızın olduğunu düşünmediler bile. Geride kalan yavrularımı emziremediğim, karınlarını doyuramadığım için onlar da açlıktan öldüler.
İnsanlar, yaşam alanlarım içinde, benim anlayamadığım, fark edemediğim, türlü tuzaklar kurmuşlar, çukurlar açmışlar. Orada bir çukur olabileceğini düşünemedim. Çıkamadım oradan. Başıma dikildi bir sürü insan. Onlar insandı, ben ayı! Onlar mutluydu, ben çaresiz! Gözlerimdeki yaşları görmediler, sessizce ağladığımı duymadılar…
Bizleri nasıl öldürdüklerini, her ortamda defalarca anlattılar. Hatta bazıları fotoğraf çektirdi, evlerinin duvarına astı.
Şu hale bakın ki, ellerinde oyuncak ayıları olmadan uyuyamayan çocukları, o fotoğrafın altında büyüdüler…!
Bizi en çok çocuklar sever. Her çocuğun bir oyuncak ayısı olmuştur mutlaka.
Dün bir dükkânın (Üsküdar caddesi) önünde sepette oyuncak ayılar vardı. Üzerideki etikette “AYILARIN SESSİZLİĞİ” yazıyordu. Bu doğru!
Ayılar artık sessiz. Susturdular onları.
İnsanlar çığlık çığlığa ortada. Onlar bi türlü susmuyorlar.
Israrla ve umarsızca yok etmeye devam ediyorlar.
Ama anlayamadığım şu;
Ölüler ülkesi İmparatoru olmak kime ne fayda sağlayacak ki?
Tabiatın, doğal hayatın, güzelliğin, zarifliğin, inceliğin, dostluğun, iyiliğin simgesi, biz ayılar gösteriliyoruz, insanlar değil!
Oysa, siz insanlar birbirinizi aşağılamak için “Yuh ayı” dersiniz.
Şile ormanlarındaki son ayıyı da yok ettiniz! Öldürdünüz! Şile ormanları artık ayısız kaldı.
Bunu insanlar yaptı! Biz ayılar, yine de “Yuh insan” demiyoruz…!
Biz dünyaya hiç zarar vermedik. Ama bununla gurur duyamıyoruz. Çünkü ,
“Artık yokuz!”…
20.07.2008 Sabri KAYACIK
İmza:
Ayı
Ben TÜRKÜM, TÜRKÜ SÖYLERİM
Ben TÜRKÜM, TÜRKÜ SÖYLERİM
Tabii ki söylerim…
Ben türkü söylerim. Öyle de bir keyifle söylerim ki, sormayın gitsin.
Sesim kötüymüş, bazen cırtlak, bazen çatlak çıkarmış.
Her daim de detone söylermişim.
Hatta türkü söylerken sözlerini unuturmuşum. Unuturmuşum da, uydururmuşum çoğu kez.
Öyle söyler eşim: “Yine uydurdun!”
Olsun, kime ne? Türkü söylüyorum işte!
Havamı bulduğumda da çıkıp oynuyorum.
Şile Çiftetellisi çaldığında duramayıp nasıl çıkıp oynuyorsam, türkü çaldığında da öyle…
Hangi yöreymiş benim için fark etmez. Hepsi bizim türkülerimizdir.
Hepsi, Anadolu’da yaşanmış ve yaşanmaktadır.
Türküler bizi anlatır, beni anlatır…
Geçmişi anlatır, yaşanmışı, tatlıyı, kederi, sevdiceğine kavuşamamış olmanın acısını, onun elini bir kez bile tutamamış olmanın özlemini;
Ümidi, özlemi, beklentiyi, neşeyi anlatır...
Bazen güldürür bizi, bazen ağlatır.
Bazen oynatır bizi, bazen “ooof” latır.
Kırklareli türküsü de dinlesem Anadolu kokar, Diyarbakır türküsü de dinlesem Anadolu kokar.
Bu nasıl bir lezzettir ki böyle, yüzyıllardır hiç değişmedi!
Yüzyıllar içinde daha da tatlılaştı.
Son zamanlarda gözlemim o ki, insanlarımızda türkü dinleme sevdası başladı.
“Aaaa ne güzelmiş bizim türkülerimiz!” demeye başladılar.
İşyerime gelenlere, onlara çaktırmadan türkü çalıyorum.
Çay benim çeşme benim / Ardıma düşme benim.
Senin ile eğlendim / Sevdiğim başka benim.
Amanın yalel yalel, Yandım yalel yalel.
Karanfilim tüterim / Taş dibinden biterim.
Eller yârim dedikçe / Ben boynumu bükerim.
Amanın yalel yalel, Yandım yalel yalel.
Bir an, alışveriş duruyor; “Ne güzel türkü” diyorlar.
Ben de bıyık altından gülüyorum; “Güzel, değil mi?” diyorum…!
Kulaklar türküde, dudaklar mırıldanmakta, alışveriş devam etmekte…
Ben ise onların bu keyfini izlemekteyim.
Ardından gelen türkü;
Telgrafın tellerine kuşlar mı konar,
İnsan sevdiğine böyle mi yanar…
Sabri Kayacık
Tabii ki söylerim…
Ben türkü söylerim. Öyle de bir keyifle söylerim ki, sormayın gitsin.
Sesim kötüymüş, bazen cırtlak, bazen çatlak çıkarmış.
Her daim de detone söylermişim.
Hatta türkü söylerken sözlerini unuturmuşum. Unuturmuşum da, uydururmuşum çoğu kez.
Öyle söyler eşim: “Yine uydurdun!”
Olsun, kime ne? Türkü söylüyorum işte!
Havamı bulduğumda da çıkıp oynuyorum.
Şile Çiftetellisi çaldığında duramayıp nasıl çıkıp oynuyorsam, türkü çaldığında da öyle…
Hangi yöreymiş benim için fark etmez. Hepsi bizim türkülerimizdir.
Hepsi, Anadolu’da yaşanmış ve yaşanmaktadır.
Türküler bizi anlatır, beni anlatır…
Geçmişi anlatır, yaşanmışı, tatlıyı, kederi, sevdiceğine kavuşamamış olmanın acısını, onun elini bir kez bile tutamamış olmanın özlemini;
Ümidi, özlemi, beklentiyi, neşeyi anlatır...
Bazen güldürür bizi, bazen ağlatır.
Bazen oynatır bizi, bazen “ooof” latır.
Kırklareli türküsü de dinlesem Anadolu kokar, Diyarbakır türküsü de dinlesem Anadolu kokar.
Bu nasıl bir lezzettir ki böyle, yüzyıllardır hiç değişmedi!
Yüzyıllar içinde daha da tatlılaştı.
Son zamanlarda gözlemim o ki, insanlarımızda türkü dinleme sevdası başladı.
“Aaaa ne güzelmiş bizim türkülerimiz!” demeye başladılar.
İşyerime gelenlere, onlara çaktırmadan türkü çalıyorum.
Çay benim çeşme benim / Ardıma düşme benim.
Senin ile eğlendim / Sevdiğim başka benim.
Amanın yalel yalel, Yandım yalel yalel.
Karanfilim tüterim / Taş dibinden biterim.
Eller yârim dedikçe / Ben boynumu bükerim.
Amanın yalel yalel, Yandım yalel yalel.
Bir an, alışveriş duruyor; “Ne güzel türkü” diyorlar.
Ben de bıyık altından gülüyorum; “Güzel, değil mi?” diyorum…!
Kulaklar türküde, dudaklar mırıldanmakta, alışveriş devam etmekte…
Ben ise onların bu keyfini izlemekteyim.
Ardından gelen türkü;
Telgrafın tellerine kuşlar mı konar,
İnsan sevdiğine böyle mi yanar…
Sabri Kayacık
HAYVANLAR ve İNSANLAR
HAYVANLAR ve İNSANLAR
Önce, Karadeniz sahillerinde turlayan beyaz balina “AYDIN” ile tanıştık.
“Bir balinamız oldu” diye ulusça günlerce sevinip mutlu olduk.
Sonra, Ege kıyılarında Datça limanı yakınında fok balığı “BADEM” imiz oldu.
Gazetelere manşet haberlerdeydi kaç kez.
Onu tedavi bile ettirdik.
Hatta rehabilitasyon merkezinde özel yöntemlerle doğal yaşamına alışmasını sağladık.
Almanların sevgilisi, yavru kutup ayısı KNUT’u TV lerde izleyince gözyaşlarımızı tutamadık.
Annesinin terk ettiği yavruyu sahiplendi bir insanoğlu. Onun hem anası, hem de babası oldu.
Yeri geldi onu biberonla besledi. Yeri geldi o soğuk havuzda birlikte oynaştı. Yeri geldi çimenlerin üzerinde boğuştular. Sonunda, o kutup ayısının hatta kalmasına ve sağlıklı büyümesini başardı insanoğlu.
Aslında tüm dünyanın sevgilisi oldu Knut. Çocuklar başından ayrılamadılar.
Nihayetinde, peluştan oyuncaklarını yaptılar da o şekilde gönlünü alabildiler çocukların.
Herkesin bir Ayısı oldu yani!
Bekir COŞKUN’un PAKO’sunu da unutmadık hani.
Pako’nun ağzından yazılmış az yazı okumadık. Onun sayesinde öğrendik hayvan sevgisini.
Hayvanların da doğanın bir parçası olduğunu, onlarsız bir dünya düşünülemeyeceğini anladık.
Onların da analık ve babalık duygusu taşıdıklarını, yavrularının karınlarını doyurmak, onların güvenliğini sağlamak için nasıl da kuvvetli içgüdü ile koruduklarına tanıklık ettik.
Gelibolu ve Foça limanına sığınmış Pelikanları evlat edindik.
Eminönü Yeni Camii önündeki güvercinlere yem atmak en büyük keyif idi.
Kışın karda penceremizin önüne konan serçeleri ekmek kırıntıları ile besledik.
Kanadı kırık leyleği kendi ellerimle götürmüştüm veterinere.
Atmaya kıyamadığımız tavuk kemiklerini ta Bursa’dan getirip komşunun köpeğine vermiştik.
Bir yandan, birileri hayvanlara böyle davranıp, onlarla dost olurlarken,
Diğer yanda, inanç uğruna, kesip, kan akıtmak için, ellerinde satır koyunların, kuzuların peşinden koşuşturanlar, onları taşlayanlar, kaçmasın diye, bir dozerin kepçesine, danayı arka ayağından asıp, baş aşağı saatlerce bekletenler, de insan.
Öte yandan, Kanada hükümetinin 325 bin fokun sopalarla vurularak öldürülüp, kürklerin alınmasın izin vermesine ne demeli.
Bu durum insanlık ayıbı değil de nedir?
Şunu iyi bilmek lazımdır;
Bir ülkenin uygarlık dünyasındaki yerini belirleyen kriterlerden biri de, o ülkenin hayvanlara nasıl davrandığıdır!
Hâl böyleyken, can dostlarımıza, derdini söyleyemeyen, meramını anlatamayan, yalnızca gözleriyle, bakışlarıyla bir şeyler anlatamaya çalışan can dostlarımıza her zamankinden daha itinalı, daha güzel davranıp, uygarlık âleminde hak ettiğimiz yeri almalıyız!
26.09.2008 Sabri KAYACIK
Önce, Karadeniz sahillerinde turlayan beyaz balina “AYDIN” ile tanıştık.
“Bir balinamız oldu” diye ulusça günlerce sevinip mutlu olduk.
Sonra, Ege kıyılarında Datça limanı yakınında fok balığı “BADEM” imiz oldu.
Gazetelere manşet haberlerdeydi kaç kez.
Onu tedavi bile ettirdik.
Hatta rehabilitasyon merkezinde özel yöntemlerle doğal yaşamına alışmasını sağladık.
Almanların sevgilisi, yavru kutup ayısı KNUT’u TV lerde izleyince gözyaşlarımızı tutamadık.
Annesinin terk ettiği yavruyu sahiplendi bir insanoğlu. Onun hem anası, hem de babası oldu.
Yeri geldi onu biberonla besledi. Yeri geldi o soğuk havuzda birlikte oynaştı. Yeri geldi çimenlerin üzerinde boğuştular. Sonunda, o kutup ayısının hatta kalmasına ve sağlıklı büyümesini başardı insanoğlu.
Aslında tüm dünyanın sevgilisi oldu Knut. Çocuklar başından ayrılamadılar.
Nihayetinde, peluştan oyuncaklarını yaptılar da o şekilde gönlünü alabildiler çocukların.
Herkesin bir Ayısı oldu yani!
Bekir COŞKUN’un PAKO’sunu da unutmadık hani.
Pako’nun ağzından yazılmış az yazı okumadık. Onun sayesinde öğrendik hayvan sevgisini.
Hayvanların da doğanın bir parçası olduğunu, onlarsız bir dünya düşünülemeyeceğini anladık.
Onların da analık ve babalık duygusu taşıdıklarını, yavrularının karınlarını doyurmak, onların güvenliğini sağlamak için nasıl da kuvvetli içgüdü ile koruduklarına tanıklık ettik.
Gelibolu ve Foça limanına sığınmış Pelikanları evlat edindik.
Eminönü Yeni Camii önündeki güvercinlere yem atmak en büyük keyif idi.
Kışın karda penceremizin önüne konan serçeleri ekmek kırıntıları ile besledik.
Kanadı kırık leyleği kendi ellerimle götürmüştüm veterinere.
Atmaya kıyamadığımız tavuk kemiklerini ta Bursa’dan getirip komşunun köpeğine vermiştik.
Bir yandan, birileri hayvanlara böyle davranıp, onlarla dost olurlarken,
Diğer yanda, inanç uğruna, kesip, kan akıtmak için, ellerinde satır koyunların, kuzuların peşinden koşuşturanlar, onları taşlayanlar, kaçmasın diye, bir dozerin kepçesine, danayı arka ayağından asıp, baş aşağı saatlerce bekletenler, de insan.
Öte yandan, Kanada hükümetinin 325 bin fokun sopalarla vurularak öldürülüp, kürklerin alınmasın izin vermesine ne demeli.
Bu durum insanlık ayıbı değil de nedir?
Şunu iyi bilmek lazımdır;
Bir ülkenin uygarlık dünyasındaki yerini belirleyen kriterlerden biri de, o ülkenin hayvanlara nasıl davrandığıdır!
Hâl böyleyken, can dostlarımıza, derdini söyleyemeyen, meramını anlatamayan, yalnızca gözleriyle, bakışlarıyla bir şeyler anlatamaya çalışan can dostlarımıza her zamankinden daha itinalı, daha güzel davranıp, uygarlık âleminde hak ettiğimiz yeri almalıyız!
26.09.2008 Sabri KAYACIK
HAZIRA KONDUK VESSELAM…!
HAZIRA KONDUK VESSELAM…!
Ne kıtlık gördük, ne yoksulluk. Ne açlık gördük, ne de sefalet.
Atalarımızdan devraldığımız ülkenin kıymetini bir türlü bilemedik.
Oysa Atalarımız, dedelerimiz, büyüklerimiz, ulusal kahramanlarımızın yaşadıklarını, gördüklerini anılarını bir şekilde okumuş ve dinlemişizdir.
O günlerde tüm bu anlatılanlar bizlere masal gibi gelir, ne olduğunu anlamazdık bile. “Bunları bize neden anlatıyorlar ki,” diye yakınırdık bir de.
Bu gün düşünüyorum da ne akıl almaz günler yaşanmış o günler,
Cebelitarık Boğazı’ndan, Kafkas’lar bölgesine kadar büyük bir coğrafyaya hükmeden atalarımız, türlü entrikalar ve hatalar soncu bu toprakları kaybetti.
Ömürleri askerlik yaparak geçen atalarımız yaşamadığı trajedi kalmadı.
Yemen çöllerinde 150 Bin askerimizin İngiliz’lere esir düştüğünde, Mekke Emir’i Şerif Hüseyin ( Geçmiş yıllarda ölen Ürdün Kralı Hüseyin’in dedesi) desteği ile türlü işkenceler sonunda 15 bin askerimiz kalmıştı.
Onlarda yine İngiliz acımasızlığı neticesinde, sizi dezenfekte edeceğiz, hastalıklardan kurtulacaksınız yalanı ile asit havuzlarına tıkılıp, haşlanıp ve kör olmaları hadisesi unutulmadı daha unutulmaz da. Ancak bu yaşananları yeni nesillere de anlatmamamız gerekir ki, ülkemizi sarmalayan düşmanlarınız kimlerdir. Onları daha iyi tanısınlar ve emperyalist güçlere karşı uyanık olsunlar.
İngiliz’lere esir düşen askerlerimizin hikâyesi tam olarak şudur.
Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü.Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na Hapsedildi.
Kampın tam adı,
'Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-I Harbiye Kampı' idi.
Bu kampta, 1918'de Filistin Cephesinde esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı Askerleri Tutuluyordu.
12 Haziran 1920'ye kadar Iki yıl boyunca Her türlü işkence, eziyet, ağır hakaretler ve aşağılamaya maruz kaldılar.
İnsanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…
Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların Yalan yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk Düşmanı haline gelmişlerdi.
Savaş bitmişti. Ancak, Kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri Teslim etmek, İngilizlerin işine Gelmiyordu. Çünkü, olası yeni bir savaşta, Bu askerlerin Yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından,
İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.
Çözüm Toplu katliamdı…
Askerlerimiz, Mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla Dezenfekte havuzlarına sokuldu.Ancak Suya normalin çok üzerinde 'krizol' maddesi katılmıştı..
Mehmetçik, Suya daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyordu.
Ancak, İngiliz Askerleri, dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı.
Mehmetçikler Bellerine kadar gelen suya başlarını sokmak istemediler. Ancak, Bu kez İngilizler havaya (başlarının üzerine) ateş etmeye başladı.
Askerlerimiz, ölmemek için, çömelerek başlarını suya soktular.
Ancak, başını Sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözleri yanmıştı…
Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi
Ve 15 000 (15 bin) askerimiz kör oldu.
Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM.' de görüşüldü.
Milletvekilleri, Faik ve Şeref Beyler Bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin Krizol banyosuna sokularak, 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, Bunun faili olan İngiliz doktor,
Garnizon Komutanı ve Askerlerin cezalandırılması için, TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.
Ancak, Yeni kurulan devletin bin türlü derdi vardı. Ağır sorunlarla uğraşan TBMM' de
Bu hesap sorma işi unutuldu gitti. Ama onlar unutmuyorlar…
Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna Sunuyorlar.
En üzücü olanı da Malum birilerinin, Bu karalama kampanyalarına çanak tutması…
ERMELİLER SOYKIRIM YAPILDI DİYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR.
BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK…!
24.07.2008 Sabri KAYACIK
Ne kıtlık gördük, ne yoksulluk. Ne açlık gördük, ne de sefalet.
Atalarımızdan devraldığımız ülkenin kıymetini bir türlü bilemedik.
Oysa Atalarımız, dedelerimiz, büyüklerimiz, ulusal kahramanlarımızın yaşadıklarını, gördüklerini anılarını bir şekilde okumuş ve dinlemişizdir.
O günlerde tüm bu anlatılanlar bizlere masal gibi gelir, ne olduğunu anlamazdık bile. “Bunları bize neden anlatıyorlar ki,” diye yakınırdık bir de.
Bu gün düşünüyorum da ne akıl almaz günler yaşanmış o günler,
Cebelitarık Boğazı’ndan, Kafkas’lar bölgesine kadar büyük bir coğrafyaya hükmeden atalarımız, türlü entrikalar ve hatalar soncu bu toprakları kaybetti.
Ömürleri askerlik yaparak geçen atalarımız yaşamadığı trajedi kalmadı.
Yemen çöllerinde 150 Bin askerimizin İngiliz’lere esir düştüğünde, Mekke Emir’i Şerif Hüseyin ( Geçmiş yıllarda ölen Ürdün Kralı Hüseyin’in dedesi) desteği ile türlü işkenceler sonunda 15 bin askerimiz kalmıştı.
Onlarda yine İngiliz acımasızlığı neticesinde, sizi dezenfekte edeceğiz, hastalıklardan kurtulacaksınız yalanı ile asit havuzlarına tıkılıp, haşlanıp ve kör olmaları hadisesi unutulmadı daha unutulmaz da. Ancak bu yaşananları yeni nesillere de anlatmamamız gerekir ki, ülkemizi sarmalayan düşmanlarınız kimlerdir. Onları daha iyi tanısınlar ve emperyalist güçlere karşı uyanık olsunlar.
İngiliz’lere esir düşen askerlerimizin hikâyesi tam olarak şudur.
Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü.Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na Hapsedildi.
Kampın tam adı,
'Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-I Harbiye Kampı' idi.
Bu kampta, 1918'de Filistin Cephesinde esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı Askerleri Tutuluyordu.
12 Haziran 1920'ye kadar Iki yıl boyunca Her türlü işkence, eziyet, ağır hakaretler ve aşağılamaya maruz kaldılar.
İnsanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…
Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların Yalan yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk Düşmanı haline gelmişlerdi.
Savaş bitmişti. Ancak, Kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri Teslim etmek, İngilizlerin işine Gelmiyordu. Çünkü, olası yeni bir savaşta, Bu askerlerin Yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından,
İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.
Çözüm Toplu katliamdı…
Askerlerimiz, Mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla Dezenfekte havuzlarına sokuldu.Ancak Suya normalin çok üzerinde 'krizol' maddesi katılmıştı..
Mehmetçik, Suya daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyordu.
Ancak, İngiliz Askerleri, dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı.
Mehmetçikler Bellerine kadar gelen suya başlarını sokmak istemediler. Ancak, Bu kez İngilizler havaya (başlarının üzerine) ateş etmeye başladı.
Askerlerimiz, ölmemek için, çömelerek başlarını suya soktular.
Ancak, başını Sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözleri yanmıştı…
Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi
Ve 15 000 (15 bin) askerimiz kör oldu.
Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM.' de görüşüldü.
Milletvekilleri, Faik ve Şeref Beyler Bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin Krizol banyosuna sokularak, 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, Bunun faili olan İngiliz doktor,
Garnizon Komutanı ve Askerlerin cezalandırılması için, TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.
Ancak, Yeni kurulan devletin bin türlü derdi vardı. Ağır sorunlarla uğraşan TBMM' de
Bu hesap sorma işi unutuldu gitti. Ama onlar unutmuyorlar…
Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna Sunuyorlar.
En üzücü olanı da Malum birilerinin, Bu karalama kampanyalarına çanak tutması…
ERMELİLER SOYKIRIM YAPILDI DİYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR.
BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK…!
24.07.2008 Sabri KAYACIK
HEM ÖZELLER, HEM DE ÇOK GÜZELLER…!
HEM ÖZELLER, HEM DE ÇOK GÜZELLER…!
Kökenleri Hindistan.
Dünyaya oradan yayıldılar.
Özgürlük onların karakteri olduğundan, doğa ile hep barışık yaşadılar.
Yaşam alanlarını kendileri seçtiler.
Göl kenarlarında, nehir boylarında gördük hep onları.
Onlar hakkında anlatılan safsata efsanelere inandık, dışladık.
O basit çadırlar içinde nasıl yaşayabildiklerine hayretle baktık.
Onlar ise, bu durumdan hiç de şikâyetçi değillerdi. Oysa, kime sorsam, “Evimde bir oda eksik.” der.
Önü arkası açık, içinde eşya olmayan o çadırda yaşanabileceğini hayal bile edemedik.
Kış geldiğinde ne yaptıklarını hep merak ettik ama, çözemedik.
Çocuklarının o gürbüz, sağlıklı ve sevimli hallerini görüp imrendik.
Bütün gün yalınayak dolaştıkları halde, ayaklarına hiç diken batmazdı onların.
Yanlarına gittiğimizde sofralarına buyur ettiler…
Çekinerek de olsa oturup yedik.
O anda, mutluluktan gözlerinin içinin neden ışıldadığını, hiç anlayamadık.
Sivri biber, domates, kuru soğan ve kuru ekmeğin çok lezzetli olduğunu orada öğrendik.
Eskiden atları ve at arabaları vardı onların. Şimdi, bir tarafına eğilmiş, yanlamasına giden kırmızı kupalı Anadol kamyonetleri…
Hanımlarının nasıl olur da, bu kadar renkli giyinebildiklerine hayret ettik.
Hele, bir kepleme bağlama şekilleri var ki, bu anlatılamaz, görmek lâzım!
Rengârenk, dantelli, oyalı, allı, pullu… Sanırsınız ki, asma gül bahçesini başında taşıyor.
Gül bahçesi derken… Çiçek satıcılığı onlardan başka kime bu kadar yakışır ki? Pek çok yerde görmüşüzdür; çiçek tezgâhları da kendileri kadar renkli ve coşkuludur. Önlerinden geçerken, bir dal kırmızı gül almadan gidemezsiniz.
Kimi zaman omzunda bohça, “Bohçacı geldi hanııımm… Yatak çarşaflarım var.” anonsunu duyarız. Seslenip davet ettiğimizde, düğümü parmak uçları ile nasıl da ince çözer, nasıl seremoni edasıyla açar bohçasını. Öyle de bir anlatır, öyle de bir pazarlama yapar ki, dört çarşaf, iki de yatak örtüsü satın aldığınızı anlamazsınız bile…
Sohbet öyle tatlı ilerler ki, aileden biri oluverir. Çaylar kurabiyeler ikram edilir bohçacı hanıma. (Dişleri olmadığından, kurabiyeleri çaya banıp da yer.)
Bir an bakmışsınız ki, “Bakla falı” açılmış önünüze. Sizi, size öyle bir anlatır, çevrenizdeki insanlarla öyle bir bağlantı kurar ki şaşırıp kalırsınız. Öyle tatlı anlatır, öyle tatlı anlatır ki, ağzınız açık dinlersiniz. Sonra… Fal baktırma sırası, evin yaşı geçmiş kızına gelir. İşte o an, herkes susar.
Ağızdan çıkacak, “Üç vakte kadar iyi bir kısmet var.” sözü beklenir. Ümitler yeşerir, mutlu olunur, beklemeye devam edilir…
Biraz şansınız varsa ve eğer o an oradaysanız, onların arasında eğlencelerindeyseniz, izleyin bakalım, ne de güzel roman oynarlar, nasıl da güzel eğlenirler…
Oynarlarken ayakları yere değmez! Yerçekimine karşı koyarlar, meydan okurlar adeta. Yer, ayaklarının altından kayıp gider onların. Çoluğu çocuğu, kadını erkeği, öylesine şık, öylesine zarif figürler yaparlar ki, hayretle izlersiniz, hayran kalırsınız.
Nasıl bu kadar güzel oynadıklarını kıskanırsınız. Kendiniz denemeye kalkıştığınızda, daha çok saygı duyarsınız onlara.
Ben, onları bu kadar yakından tanıyana kadar,
Duyguların bu denli güzel koktuğunu bilmezdim…!
1.07.2008 Sabri KAYACIK
Kökenleri Hindistan.
Dünyaya oradan yayıldılar.
Özgürlük onların karakteri olduğundan, doğa ile hep barışık yaşadılar.
Yaşam alanlarını kendileri seçtiler.
Göl kenarlarında, nehir boylarında gördük hep onları.
Onlar hakkında anlatılan safsata efsanelere inandık, dışladık.
O basit çadırlar içinde nasıl yaşayabildiklerine hayretle baktık.
Onlar ise, bu durumdan hiç de şikâyetçi değillerdi. Oysa, kime sorsam, “Evimde bir oda eksik.” der.
Önü arkası açık, içinde eşya olmayan o çadırda yaşanabileceğini hayal bile edemedik.
Kış geldiğinde ne yaptıklarını hep merak ettik ama, çözemedik.
Çocuklarının o gürbüz, sağlıklı ve sevimli hallerini görüp imrendik.
Bütün gün yalınayak dolaştıkları halde, ayaklarına hiç diken batmazdı onların.
Yanlarına gittiğimizde sofralarına buyur ettiler…
Çekinerek de olsa oturup yedik.
O anda, mutluluktan gözlerinin içinin neden ışıldadığını, hiç anlayamadık.
Sivri biber, domates, kuru soğan ve kuru ekmeğin çok lezzetli olduğunu orada öğrendik.
Eskiden atları ve at arabaları vardı onların. Şimdi, bir tarafına eğilmiş, yanlamasına giden kırmızı kupalı Anadol kamyonetleri…
Hanımlarının nasıl olur da, bu kadar renkli giyinebildiklerine hayret ettik.
Hele, bir kepleme bağlama şekilleri var ki, bu anlatılamaz, görmek lâzım!
Rengârenk, dantelli, oyalı, allı, pullu… Sanırsınız ki, asma gül bahçesini başında taşıyor.
Gül bahçesi derken… Çiçek satıcılığı onlardan başka kime bu kadar yakışır ki? Pek çok yerde görmüşüzdür; çiçek tezgâhları da kendileri kadar renkli ve coşkuludur. Önlerinden geçerken, bir dal kırmızı gül almadan gidemezsiniz.
Kimi zaman omzunda bohça, “Bohçacı geldi hanııımm… Yatak çarşaflarım var.” anonsunu duyarız. Seslenip davet ettiğimizde, düğümü parmak uçları ile nasıl da ince çözer, nasıl seremoni edasıyla açar bohçasını. Öyle de bir anlatır, öyle de bir pazarlama yapar ki, dört çarşaf, iki de yatak örtüsü satın aldığınızı anlamazsınız bile…
Sohbet öyle tatlı ilerler ki, aileden biri oluverir. Çaylar kurabiyeler ikram edilir bohçacı hanıma. (Dişleri olmadığından, kurabiyeleri çaya banıp da yer.)
Bir an bakmışsınız ki, “Bakla falı” açılmış önünüze. Sizi, size öyle bir anlatır, çevrenizdeki insanlarla öyle bir bağlantı kurar ki şaşırıp kalırsınız. Öyle tatlı anlatır, öyle tatlı anlatır ki, ağzınız açık dinlersiniz. Sonra… Fal baktırma sırası, evin yaşı geçmiş kızına gelir. İşte o an, herkes susar.
Ağızdan çıkacak, “Üç vakte kadar iyi bir kısmet var.” sözü beklenir. Ümitler yeşerir, mutlu olunur, beklemeye devam edilir…
Biraz şansınız varsa ve eğer o an oradaysanız, onların arasında eğlencelerindeyseniz, izleyin bakalım, ne de güzel roman oynarlar, nasıl da güzel eğlenirler…
Oynarlarken ayakları yere değmez! Yerçekimine karşı koyarlar, meydan okurlar adeta. Yer, ayaklarının altından kayıp gider onların. Çoluğu çocuğu, kadını erkeği, öylesine şık, öylesine zarif figürler yaparlar ki, hayretle izlersiniz, hayran kalırsınız.
Nasıl bu kadar güzel oynadıklarını kıskanırsınız. Kendiniz denemeye kalkıştığınızda, daha çok saygı duyarsınız onlara.
Ben, onları bu kadar yakından tanıyana kadar,
Duyguların bu denli güzel koktuğunu bilmezdim…!
1.07.2008 Sabri KAYACIK
HEPİMİZ AYNI GEMİDEYİZ! ANCAK...
HEPİMİZ AYNI GEMİDEYİZ!
ANCAK…
Böyle öğrettiler bize, böyle bildik, böyle inandık…!
İnanmama gibi de bir seçeneğimiz yoktu zaten. Hem nasıl olabilir, biz kimiz ki?
Ülkemizi iyi yönetsinler,
Çağdaş ülkeler düzeyine çıkarsınlar,
Gelişmiş ülkeler kadar zengin olalım, bizler de onlar gibi mutlu yaşayalım.
Gelecek ile ilgili her hangi endişe yaşamayalım,
Çocuklarımız iyi okullarda okusunlar, meslek sahibi olsunlar,
Kendimiz çok çektik, onlar çekmesin diye, bu güne kadar hep en iyi yöneticiyi seçmeye çalıştık.
Projelerini inceledik, anlattıklarını dinledik, yağmur - güneş demeden mitinglerinde saatlerce ayakta bekledik.
Evet… sırf geleceğimiz için saatlerce ayakta bekledik.
Ancak her gelen bizleri hayal kırıklığına uğrattı. Her gelen akıl dışı yanlışlar yaparak, hem ülkemizi, hem de halkı zor durumda bıraktı.
Bir yerlerden gelen telkinlerle, ne fındık ektirdiler, ne şeker pancarı, ne tütün ektirdiler, ne de mısır. Pamuğumuza bile müdahale ettiler.
Şimdi pamuğumuzu bile Yunanistan’dan ithal eder hale geldik.
Madenlerimize bile sahip olamayıp o işleri yabancılara bıraktık.
Uçak fabrikamız vardı. Kapattırdılar.
Otomobil fabrikamız vardı. (Devrim otomobili) kapattırdılar.
İthalatçı ülke olup çıktık…
Hatta, üretim konusunda kendi kendimize yen birkaç ülkeden biriyken, buğdayı bile ithal eder hâle geldik.
Yandaş kayırmayı, hayli ihracatı, ihale takipçiliği, fatura sahteciliği, söz verip da tutmamayı daha yazamadığım nice olumsuzlukları onlardan öğrendik.
O olmadı, diğerini seçtik. O da olmadı, ötekini. Yine olmadı, bir diğerini… Derken aradan tam 85 yıl geçmiş…
Kendimize daha iyi bir yönetici ve kadrosu bulacağız diye denemediğimiz kalmadı. Geldiğimiz sonuç ortada.
Hâlen umutlarımız tükenmedi. Tükenmemeli de.
Sevgili Ata’mız, bu görkemli ülkeyi bize tek kuruş borçsuz bırakmıştı. Şimdi son öğrendiğim kadarıyla, 500 küsür milyar Dolar borcumuz olmuş.
15 Cent’e bile muhtaçken yine de şatafat içinde onlar yaşadı.
Bizler ise, bildiğiniz gibi…
…Ve yine, dediler ki;
“Biz hepimiz aynı gemideyiz, batarsak hepimiz batarız.”
Yine inandık!
Oysa, bir film izlemiştim. Tam da bizi anlatan…
Şöyleydi;
Risk gerçekleşir, gemi buzdağına çarpar. 1. Mevkide olanlar filikalara binip canlarını kurtarırlar.
Geminin fiyakası bozulmasın diye, sadece 1. Mevki yolcu sayısına göre filika konmuş meğer.
3. Mevkide olanlar yukarı çıkıp kurtulmak istediler ise de nafile.
Hiç biri oradan çıkamaz.
1. mevki yolcularını rahatsız etmesinler diye demir parmaklıklar üzerlerine kapatılmıştır. Sonuç… İşte öyle…Düşündüğünüz gibi!
30.10.2008 Sabri KAYACIK
ANCAK…
Böyle öğrettiler bize, böyle bildik, böyle inandık…!
İnanmama gibi de bir seçeneğimiz yoktu zaten. Hem nasıl olabilir, biz kimiz ki?
Ülkemizi iyi yönetsinler,
Çağdaş ülkeler düzeyine çıkarsınlar,
Gelişmiş ülkeler kadar zengin olalım, bizler de onlar gibi mutlu yaşayalım.
Gelecek ile ilgili her hangi endişe yaşamayalım,
Çocuklarımız iyi okullarda okusunlar, meslek sahibi olsunlar,
Kendimiz çok çektik, onlar çekmesin diye, bu güne kadar hep en iyi yöneticiyi seçmeye çalıştık.
Projelerini inceledik, anlattıklarını dinledik, yağmur - güneş demeden mitinglerinde saatlerce ayakta bekledik.
Evet… sırf geleceğimiz için saatlerce ayakta bekledik.
Ancak her gelen bizleri hayal kırıklığına uğrattı. Her gelen akıl dışı yanlışlar yaparak, hem ülkemizi, hem de halkı zor durumda bıraktı.
Bir yerlerden gelen telkinlerle, ne fındık ektirdiler, ne şeker pancarı, ne tütün ektirdiler, ne de mısır. Pamuğumuza bile müdahale ettiler.
Şimdi pamuğumuzu bile Yunanistan’dan ithal eder hale geldik.
Madenlerimize bile sahip olamayıp o işleri yabancılara bıraktık.
Uçak fabrikamız vardı. Kapattırdılar.
Otomobil fabrikamız vardı. (Devrim otomobili) kapattırdılar.
İthalatçı ülke olup çıktık…
Hatta, üretim konusunda kendi kendimize yen birkaç ülkeden biriyken, buğdayı bile ithal eder hâle geldik.
Yandaş kayırmayı, hayli ihracatı, ihale takipçiliği, fatura sahteciliği, söz verip da tutmamayı daha yazamadığım nice olumsuzlukları onlardan öğrendik.
O olmadı, diğerini seçtik. O da olmadı, ötekini. Yine olmadı, bir diğerini… Derken aradan tam 85 yıl geçmiş…
Kendimize daha iyi bir yönetici ve kadrosu bulacağız diye denemediğimiz kalmadı. Geldiğimiz sonuç ortada.
Hâlen umutlarımız tükenmedi. Tükenmemeli de.
Sevgili Ata’mız, bu görkemli ülkeyi bize tek kuruş borçsuz bırakmıştı. Şimdi son öğrendiğim kadarıyla, 500 küsür milyar Dolar borcumuz olmuş.
15 Cent’e bile muhtaçken yine de şatafat içinde onlar yaşadı.
Bizler ise, bildiğiniz gibi…
…Ve yine, dediler ki;
“Biz hepimiz aynı gemideyiz, batarsak hepimiz batarız.”
Yine inandık!
Oysa, bir film izlemiştim. Tam da bizi anlatan…
Şöyleydi;
Risk gerçekleşir, gemi buzdağına çarpar. 1. Mevkide olanlar filikalara binip canlarını kurtarırlar.
Geminin fiyakası bozulmasın diye, sadece 1. Mevki yolcu sayısına göre filika konmuş meğer.
3. Mevkide olanlar yukarı çıkıp kurtulmak istediler ise de nafile.
Hiç biri oradan çıkamaz.
1. mevki yolcularını rahatsız etmesinler diye demir parmaklıklar üzerlerine kapatılmıştır. Sonuç… İşte öyle…Düşündüğünüz gibi!
30.10.2008 Sabri KAYACIK
HERKES HER ŞEYİMİZİ İSTİYOR!
HERKES HER ŞEYİMİZİ İSTİYOR!
Yüzyıllardır bu böyle.
Alman Mühendis Carl Humann ( 1878 ) Bergama sunağını istemişti, onu verdik. O şimdi Berlin’de müzede. Her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret ediliyor.
1526'da Fransa Kralı Fransuva, Kutsal Germen imparatoru Şarlken’e esir düşünce Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istedi. Cevabını aldı.
Almanya 1. Dünya savaşına ( 1914 ) bizim de girmemizi istedi. Girdik yenildik.
Fransa ve İngiltere Kapitülasyon istedi, verdik. Battık.
Şimdi...
Suriye, Hatay’ı istiyor.
Yunanistan, Karasularının 12 Mile çıkarılmasını istiyor.
Güney Kıbrıs, Kıbrıs’ın tamamını istiyor.
İsrail, Vaadedilmiş toprakları istiyor.
AB, Kopenhag kriterlerini uygulamamızı istiyor.
Rusya, Sıcak sulara inebilmek için, boğazlardan geçiş izni istiyor.
Ermenistan, Kendince (sözde) soykırımı tanımamızı istiyor.
Kürtler, Özerklik istiyor.
Apo, Daha büyük bir oda ve arkadaş istiyor.
Alevi’ler, Devlet tarafından tanınmak istiyor.
Dış güçler, Güney Doğu’da bir Kürt devleti istiyor.
Fener Rum Patriği Bartholomeos, Ruhban okulunun açılıp Çarmıhtan kurtulmak istiyor.
Azerbaycan, Kendilerine “Gardaşlıg” yapmamızı istiyor.
K.Irak’taki Türkmen’ler bizden yardım istiyor.
ABD, Madenlerimizi istiyor.
İsrail, Yer altı ve ter üstü sularımız istiyor.
Kaçak göçmenler, Bize sığınmak istiyor.
Bankalar, Daha çok kredi verip bizi daha çok borçlandırmak istiyor.
Güney Kıbrıs Rum kesimi, Limanlarımızdan istifade etmek istiyor.
Loizidu, Tazminat istiyor.
Afganistan, Askerlerini eğitmemizi istiyor.
Filistin, Kendilerini İsrail askerlerinden korumamızı istiyor.
Türkmenistan, Orada okullar ve hastaneler açmamızı istiyor.
İsrail, Konya hava sahasını eğitim uçuşları için kullanmak istiyor.
Avrupalı emekliler Ege ve Güney sahillerindeki arazileri ucuza kapatmak istiyor.
İran, Kendi rejimini bize ihraç etmek istiyor.
Obama, Afganistan’a göndermek için daha fazla asker istiyor.
Pentagon, İncirlik üssünün kullanım süresinin uzatılmasını istiyor.
Dış odaklar, İç karışıklık çıkarıp, kaos ortamı yaratıp enerjimizi ve zamanımızı boşa harcamamızı istiyor.
Enerjiyi yoğun tüketen ülkeler, Nabucco hattının Türkiye’den geçmesini istiyor.
İtalya, Radyasyonlu atıklarını ülkemiz topraklarına gömmek istiyor.
Doymak bilmez bir iştahla, herkes her şeyimizi, neyimiz varsa istiyor…!
Ben ise…
Yoruldum. Dinlenmek istiyorum.
19 Aralık 2009 Sabri KAYACIK
Yüzyıllardır bu böyle.
Alman Mühendis Carl Humann ( 1878 ) Bergama sunağını istemişti, onu verdik. O şimdi Berlin’de müzede. Her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret ediliyor.
1526'da Fransa Kralı Fransuva, Kutsal Germen imparatoru Şarlken’e esir düşünce Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istedi. Cevabını aldı.
Almanya 1. Dünya savaşına ( 1914 ) bizim de girmemizi istedi. Girdik yenildik.
Fransa ve İngiltere Kapitülasyon istedi, verdik. Battık.
Şimdi...
Suriye, Hatay’ı istiyor.
Yunanistan, Karasularının 12 Mile çıkarılmasını istiyor.
Güney Kıbrıs, Kıbrıs’ın tamamını istiyor.
İsrail, Vaadedilmiş toprakları istiyor.
AB, Kopenhag kriterlerini uygulamamızı istiyor.
Rusya, Sıcak sulara inebilmek için, boğazlardan geçiş izni istiyor.
Ermenistan, Kendince (sözde) soykırımı tanımamızı istiyor.
Kürtler, Özerklik istiyor.
Apo, Daha büyük bir oda ve arkadaş istiyor.
Alevi’ler, Devlet tarafından tanınmak istiyor.
Dış güçler, Güney Doğu’da bir Kürt devleti istiyor.
Fener Rum Patriği Bartholomeos, Ruhban okulunun açılıp Çarmıhtan kurtulmak istiyor.
Azerbaycan, Kendilerine “Gardaşlıg” yapmamızı istiyor.
K.Irak’taki Türkmen’ler bizden yardım istiyor.
ABD, Madenlerimizi istiyor.
İsrail, Yer altı ve ter üstü sularımız istiyor.
Kaçak göçmenler, Bize sığınmak istiyor.
Bankalar, Daha çok kredi verip bizi daha çok borçlandırmak istiyor.
Güney Kıbrıs Rum kesimi, Limanlarımızdan istifade etmek istiyor.
Loizidu, Tazminat istiyor.
Afganistan, Askerlerini eğitmemizi istiyor.
Filistin, Kendilerini İsrail askerlerinden korumamızı istiyor.
Türkmenistan, Orada okullar ve hastaneler açmamızı istiyor.
İsrail, Konya hava sahasını eğitim uçuşları için kullanmak istiyor.
Avrupalı emekliler Ege ve Güney sahillerindeki arazileri ucuza kapatmak istiyor.
İran, Kendi rejimini bize ihraç etmek istiyor.
Obama, Afganistan’a göndermek için daha fazla asker istiyor.
Pentagon, İncirlik üssünün kullanım süresinin uzatılmasını istiyor.
Dış odaklar, İç karışıklık çıkarıp, kaos ortamı yaratıp enerjimizi ve zamanımızı boşa harcamamızı istiyor.
Enerjiyi yoğun tüketen ülkeler, Nabucco hattının Türkiye’den geçmesini istiyor.
İtalya, Radyasyonlu atıklarını ülkemiz topraklarına gömmek istiyor.
Doymak bilmez bir iştahla, herkes her şeyimizi, neyimiz varsa istiyor…!
Ben ise…
Yoruldum. Dinlenmek istiyorum.
19 Aralık 2009 Sabri KAYACIK
İHANET…!
İHANET…!
Kendi kendimize övünüp dururuz…
Yaratılmışların en akıllısı, en yeteneklisi, düşünebilen, alet kullanan, kendini ve bulunduğu çevreyi geliştirebilen/değiştirebilen, her iklime uyum sağlayabilmiş tek canlı biz “İnsanlar” deriz!
Peki bu ne kadar doğru? Bizleri diğer canlılardan ayıran bu özelliklerimizi nasıl kullanıyoruz? Bu özelliklerimizi doğru kullanarak, kendimizi ve üzerinde yaşayabildiğimiz tek gezegenimiz olan dünyamızı geliştirebildik mi? Daha yaşanabilir bir hale getirebildik mi?
Bir dakika düşünelim bakalım… Buna evet diyebilecek miyiz.?
Siz hiç ormanlarımızı yağmalayan bir ayı, denizlerimize fosseptik akıtan bir balık, ağaç kesen bir kaplumbağa, sulak alanlarımızı kurutan bir flamingo gördünüz mü …?
Asla görmediniz, göremezsiniz ve göremeyeceksiniz de…Onlar, yaşayabildikleri tek gezegene, zarar vermeyi hiçbir zaman düşünmezler. Sahip çıkarlar dünyalarına; kendi yaşam alanlarına!
Oysa ki, kendini akıllı sanan biz insanlar, dünyamızı yok etmek için neler yapmadık ki… Bizim yüzümüzden iklimler bile değişti; kutuplardaki buzullar, dağlarımızdaki karlar bile eridi. Nehirleri kuruttuk…
Şile’de bile, Rum’lar zamanından kalma üzüm bağlarını imha edip, yerlerine villalar diktik. Tek ovamız olan Ahmetli ovasını katledip, iskana açtık. Yaban yeşilbaş ördeklerinin konakladığı Kumbaba sulak alanının yerini bile unuttuk artık…!
Allı Turna’larımza sahip çıkamadık. Şimdi o şarkı dillerde kaldı…
Allı turnam bizim ele varırsan
Şeker söyle kaymak söyle bal söyle
Eğer bizi sual eden olursa
Boynu bükük benzi soluk yar söyle
Gülüm gülüm kırıldı kolum
Tutmuyor elim turnalar ey
Ah gülüm gülüm yar gülüm
Kız gülüm gülüm turnalar ey
Allı turnam ne gezersin havada
Arabam kırıldı kaldım burada
Ne onmamış kulu muşum dünyanın
Akşam olsun allı turnam dön geri
Yüz elli sene önce Kızılderili Reisi’nin ABD Başkanı’na yazdığı şu mesajı dikkate bile almadık:
“Son gölü kuruttuğunuzda, son ağacı kestiğinizde, son bizonu da öldürdüğünüzde sizin yeşil dolarlarınız hiçbir işe yaramayacaktır.”
Nükleer ve kimyasal silahların gücünü test etmek için ne uzay boşluğu kaldı, ne dağların tepesi, ne yerin yedi kat altı! Hatta Pasifik’in binlerce metre altında bile sayısızca kez denemeler yaptık. Her defasında da rakip ülkelere, “Benim silahlarım seninkinden daha çok insan öldürme gücüne sahip!” diye de övündük.
Abuk sabuk konular yüzünden savaşlar çıkardık, milyonlarca insanın yakılmasını, öldürülmesini, yuvaların dağılıp, çocukların öksüz büyümesine seyirci kaldık. Diğerlerinden daha çok insanı öldüren o kumandana, yüksek başarı madalyaları taktık. Evet, bunları biz yaptık! Biz kendini akıllı zanneden insanlar, halen daha, daha çok insanı nasıl öldürebiliriz diye akıl almaz silahlar üretmekle meşgulüz!
Bunları yaparken gerçekleri göremedik, kendi aramızda adaleti ve hakça paylaşımı sağlayamadık. Hayvanları örnek alamadık kendimize… Kimi insanlar gece aç uyurlarken, kimileri fazla proteinden obez oldular. Kimi aile, içecek suya muhtaçken, diğerleri golf arazilerini bol bol suladılar, yüzme havuzlarını doldurdular! Analar, yokluktan bebelerine mama yediremezken, diğerleri eğlence olsun diye çikolatalı pastaları birbirlerinin suratlarına yapıştırdılar. Bazılarımız tenekeden evlerde yaşarken, diğerleri …………!!;(
Martılara bakıp, onları gözlemleyip ders çıkaramadık kendimize. Oysa ki, gerçek adalet oradaydı. Hepsi aynıydı. Hiç birinin diğerinden üstünlüğü yoktu. Hepsi, ottan çöpten yaptıkları yuvada yaşıyorlar, hepsi çiğ balık yiyorlardı. Apartmanda yaşayan ve balık mangal yiyen bir martı görmedim ben! Hepsi eşit onların! Kendi aralarında paylaşımı sağlamışlar…
Hal böyleyken, yine de aklımızı başımıza toplamadık; tüm doğa kanunlarını yok saydık. Doğa ana ile inatlaştık!
Sonunda, ozon tabakasını bile deldik! Şimdi tepemizde kocaman bir delik var…
Hayat kaynağı olan güneş, şimdilerde ölüm nedeni, kanser sebebi…
Barajlar, göller kurudu. Ülkemiz hızla çölleşiyor diye, oturup ağlaşmanın faydası yok!
Çözüm, aklımızı kullanmada! Hayvanları örnek alalım yeter…
Sabri KAYACIK
Kendi kendimize övünüp dururuz…
Yaratılmışların en akıllısı, en yeteneklisi, düşünebilen, alet kullanan, kendini ve bulunduğu çevreyi geliştirebilen/değiştirebilen, her iklime uyum sağlayabilmiş tek canlı biz “İnsanlar” deriz!
Peki bu ne kadar doğru? Bizleri diğer canlılardan ayıran bu özelliklerimizi nasıl kullanıyoruz? Bu özelliklerimizi doğru kullanarak, kendimizi ve üzerinde yaşayabildiğimiz tek gezegenimiz olan dünyamızı geliştirebildik mi? Daha yaşanabilir bir hale getirebildik mi?
Bir dakika düşünelim bakalım… Buna evet diyebilecek miyiz.?
Siz hiç ormanlarımızı yağmalayan bir ayı, denizlerimize fosseptik akıtan bir balık, ağaç kesen bir kaplumbağa, sulak alanlarımızı kurutan bir flamingo gördünüz mü …?
Asla görmediniz, göremezsiniz ve göremeyeceksiniz de…Onlar, yaşayabildikleri tek gezegene, zarar vermeyi hiçbir zaman düşünmezler. Sahip çıkarlar dünyalarına; kendi yaşam alanlarına!
Oysa ki, kendini akıllı sanan biz insanlar, dünyamızı yok etmek için neler yapmadık ki… Bizim yüzümüzden iklimler bile değişti; kutuplardaki buzullar, dağlarımızdaki karlar bile eridi. Nehirleri kuruttuk…
Şile’de bile, Rum’lar zamanından kalma üzüm bağlarını imha edip, yerlerine villalar diktik. Tek ovamız olan Ahmetli ovasını katledip, iskana açtık. Yaban yeşilbaş ördeklerinin konakladığı Kumbaba sulak alanının yerini bile unuttuk artık…!
Allı Turna’larımza sahip çıkamadık. Şimdi o şarkı dillerde kaldı…
Allı turnam bizim ele varırsan
Şeker söyle kaymak söyle bal söyle
Eğer bizi sual eden olursa
Boynu bükük benzi soluk yar söyle
Gülüm gülüm kırıldı kolum
Tutmuyor elim turnalar ey
Ah gülüm gülüm yar gülüm
Kız gülüm gülüm turnalar ey
Allı turnam ne gezersin havada
Arabam kırıldı kaldım burada
Ne onmamış kulu muşum dünyanın
Akşam olsun allı turnam dön geri
Yüz elli sene önce Kızılderili Reisi’nin ABD Başkanı’na yazdığı şu mesajı dikkate bile almadık:
“Son gölü kuruttuğunuzda, son ağacı kestiğinizde, son bizonu da öldürdüğünüzde sizin yeşil dolarlarınız hiçbir işe yaramayacaktır.”
Nükleer ve kimyasal silahların gücünü test etmek için ne uzay boşluğu kaldı, ne dağların tepesi, ne yerin yedi kat altı! Hatta Pasifik’in binlerce metre altında bile sayısızca kez denemeler yaptık. Her defasında da rakip ülkelere, “Benim silahlarım seninkinden daha çok insan öldürme gücüne sahip!” diye de övündük.
Abuk sabuk konular yüzünden savaşlar çıkardık, milyonlarca insanın yakılmasını, öldürülmesini, yuvaların dağılıp, çocukların öksüz büyümesine seyirci kaldık. Diğerlerinden daha çok insanı öldüren o kumandana, yüksek başarı madalyaları taktık. Evet, bunları biz yaptık! Biz kendini akıllı zanneden insanlar, halen daha, daha çok insanı nasıl öldürebiliriz diye akıl almaz silahlar üretmekle meşgulüz!
Bunları yaparken gerçekleri göremedik, kendi aramızda adaleti ve hakça paylaşımı sağlayamadık. Hayvanları örnek alamadık kendimize… Kimi insanlar gece aç uyurlarken, kimileri fazla proteinden obez oldular. Kimi aile, içecek suya muhtaçken, diğerleri golf arazilerini bol bol suladılar, yüzme havuzlarını doldurdular! Analar, yokluktan bebelerine mama yediremezken, diğerleri eğlence olsun diye çikolatalı pastaları birbirlerinin suratlarına yapıştırdılar. Bazılarımız tenekeden evlerde yaşarken, diğerleri …………!!;(
Martılara bakıp, onları gözlemleyip ders çıkaramadık kendimize. Oysa ki, gerçek adalet oradaydı. Hepsi aynıydı. Hiç birinin diğerinden üstünlüğü yoktu. Hepsi, ottan çöpten yaptıkları yuvada yaşıyorlar, hepsi çiğ balık yiyorlardı. Apartmanda yaşayan ve balık mangal yiyen bir martı görmedim ben! Hepsi eşit onların! Kendi aralarında paylaşımı sağlamışlar…
Hal böyleyken, yine de aklımızı başımıza toplamadık; tüm doğa kanunlarını yok saydık. Doğa ana ile inatlaştık!
Sonunda, ozon tabakasını bile deldik! Şimdi tepemizde kocaman bir delik var…
Hayat kaynağı olan güneş, şimdilerde ölüm nedeni, kanser sebebi…
Barajlar, göller kurudu. Ülkemiz hızla çölleşiyor diye, oturup ağlaşmanın faydası yok!
Çözüm, aklımızı kullanmada! Hayvanları örnek alalım yeter…
Sabri KAYACIK
ISSIZLIK…!
ISSIZLIK…!
’60 lı, 70’li yıllarda Şile turizmi düşünüyorum da, o dönem daha yeni yeşeriyordu.
Otomobil yok denecek kadar da azdı.
Yabancı turistler ( O zamanlar yerli turizm henüz gelişmemişti. ) kimileri otellere, kimileri ise, sırtlarında çantaları, çadırları ve uyku tulumları ile tatile gelirler, huzur ve güven içinde yaşarlar, ıssızlığın ve sessizliğin keyfini doyasıya çıkarırlar, enerji dolu olarak memleketlerine dönerler, seneye yine gelirlerdi.
Sonraları ne mi oldu?
80’den sonra hem yerli, hem de yabancı turist patlaması yaşandı.
Hizmet sektörü de buna bağlı olarak gelişti.
Diskotek, bar, kafe, restoran, çay bahçesi v.b açıldılar.
Ama bir sorun vardı.
O da, ıssızlığı ve sessizliği yok eden gürültü…
Ses izolasyonu sağlamadan, şehir içinde, meskün mahalde sabahlara kadar süren yüksek sesli müzik yayınları insanları canından bezdirdi.
Oysa, konuklarımızın Şile’mizi tercih nedeni, buraların ıssızlığı, sakinliği ve sessizliği değil midir.
Tüm hafta süresince yoğun çalışan insanların , yorgunluklarını ve streslerini üzerlerinden atmak, yeni haftaya dingin başlamak istemelerinden daha doğal ne olabilir ki?
Şile’mize dinlenmeye gelenler, gürültü kirliliği nedeniyle gelmemeğe, başka yerleri tercih etmeye başladılar.
Bu nedenle, turizmde kalite düşmüş, kamyon ve minibüs turizmi başlamıştır.
Ses kirliği öyle noktaya geldi ki, bir restoran ta sabah kahvaltısına gelmiş kişilere bile arabesk çaldılar. Onlara aileleri ve dostlarıyla kahvaltı sohbeti bile ettirmediler.
Deniz manzaralı, ağaçlar içinde, sarmaşıklarla bezenmiş, bülbüllerin karşılıklı şakıdıklarının farkında bile olmayan mekân sahipleri, inatla teyp çalmağa, o dingin ortamı bozmaktan geri durmadılar.
Yaptıklarının gürültü ve bunun büyük haksızlık olduğunu, yorgun insanların olabileceğini, yaşlı, hasta, çocuk, bebeklerin eziyet çektikleri anlamadılar bile.
Kendilerinden başka kimseyi umursamadılar…!
Bu sezon için dileğim o ki, ilgililerin geçmişte yaşanan ve büyük rahatsızlık yaratan gürültü kirliliğine çözüm bulmalarıdır.
Bizler de duyarlı olup, çevreyi rahatsız edenleri çekinmeden ilgili mercilere bildirmekten asla çekinmeyelim.
Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik. Fakat çok basit bir sanatı unuttuk. “İnsan gibi yaşamayı…!”
Sabri KAYACIK
’60 lı, 70’li yıllarda Şile turizmi düşünüyorum da, o dönem daha yeni yeşeriyordu.
Otomobil yok denecek kadar da azdı.
Yabancı turistler ( O zamanlar yerli turizm henüz gelişmemişti. ) kimileri otellere, kimileri ise, sırtlarında çantaları, çadırları ve uyku tulumları ile tatile gelirler, huzur ve güven içinde yaşarlar, ıssızlığın ve sessizliğin keyfini doyasıya çıkarırlar, enerji dolu olarak memleketlerine dönerler, seneye yine gelirlerdi.
Sonraları ne mi oldu?
80’den sonra hem yerli, hem de yabancı turist patlaması yaşandı.
Hizmet sektörü de buna bağlı olarak gelişti.
Diskotek, bar, kafe, restoran, çay bahçesi v.b açıldılar.
Ama bir sorun vardı.
O da, ıssızlığı ve sessizliği yok eden gürültü…
Ses izolasyonu sağlamadan, şehir içinde, meskün mahalde sabahlara kadar süren yüksek sesli müzik yayınları insanları canından bezdirdi.
Oysa, konuklarımızın Şile’mizi tercih nedeni, buraların ıssızlığı, sakinliği ve sessizliği değil midir.
Tüm hafta süresince yoğun çalışan insanların , yorgunluklarını ve streslerini üzerlerinden atmak, yeni haftaya dingin başlamak istemelerinden daha doğal ne olabilir ki?
Şile’mize dinlenmeye gelenler, gürültü kirliliği nedeniyle gelmemeğe, başka yerleri tercih etmeye başladılar.
Bu nedenle, turizmde kalite düşmüş, kamyon ve minibüs turizmi başlamıştır.
Ses kirliği öyle noktaya geldi ki, bir restoran ta sabah kahvaltısına gelmiş kişilere bile arabesk çaldılar. Onlara aileleri ve dostlarıyla kahvaltı sohbeti bile ettirmediler.
Deniz manzaralı, ağaçlar içinde, sarmaşıklarla bezenmiş, bülbüllerin karşılıklı şakıdıklarının farkında bile olmayan mekân sahipleri, inatla teyp çalmağa, o dingin ortamı bozmaktan geri durmadılar.
Yaptıklarının gürültü ve bunun büyük haksızlık olduğunu, yorgun insanların olabileceğini, yaşlı, hasta, çocuk, bebeklerin eziyet çektikleri anlamadılar bile.
Kendilerinden başka kimseyi umursamadılar…!
Bu sezon için dileğim o ki, ilgililerin geçmişte yaşanan ve büyük rahatsızlık yaratan gürültü kirliliğine çözüm bulmalarıdır.
Bizler de duyarlı olup, çevreyi rahatsız edenleri çekinmeden ilgili mercilere bildirmekten asla çekinmeyelim.
Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik. Fakat çok basit bir sanatı unuttuk. “İnsan gibi yaşamayı…!”
Sabri KAYACIK
İSTER İNANIN, İSTER İNANMAYIN
İSTER İNANIN, İSTER İNANMAYIN
Sabri KAYACIK
Mensubu bulunduğumuz toplumumuzda, hurafelere, batıl inançlara inanmayanlarımız pek azdır. Hatta inanmayanımız yoktur bile.
Yapılan araştırmada, ülkemizde, insanlarımızın İnandıkları sayısızca hurafelerden bazı örnekleri anlatmak iterim. Peki, bu tür inanışlar sadece bizim ülkemizde mi var.? Hayır. Belki inanmayacaksınız ama. Bu gün en gelişmiş ülkelerde dahi, bu tür inançlar mevcuttur. Aşağıda ayrıca, bizdekilerin dışında. Avrupa ülkelerindeki batıl inançları da okuyacaksınız.
Ülkemizde, en çok bilinen ve uğursuzluk getireceğine inanılan hurafeler şunlardır;
"Baykuş ötmesi, kara kedinin insanın önünden geçmesi, horozun vakitsiz ötmesi. İnsan ve araçların önünden tavşanın geçmesi. İki bayram arasında nikah ve düğün yapmak. Gece vakti tırnak kesmek. Salı günü, akşamları sakız çiğnemeyi ölü eti çiğnemek gibi kabul etmek. Gece aynaya bakmak. Gece ev temizlemenin fakirlik getireceğine inanmak. Elden ele sabun, bıçak, makas, iğne, soğan gibi malzemeleri vermek. Kişinin üzerinde dikiş dikilmesi halinde ağza çöp alınması gerektiğine inanmak. Sol gözün seğirmesini kötüye, sağ gözün seğirmesini hayra yormak. Kadının erkeğin önünden geçmesi durumunda erkeğin nasibinin kesileceğine inanmak. Ezan okunurken köpeklerin ulumasını kötüye yormak. ceviz ağacı diken kimsenin ömrünün kısa olacağına inanmak. Cam ve porselenin aniden düşüp kırılmasıyla bir belanın defedileceğine inanmak. Merdiven altından geçmeyi uğursuz saymak. Cuma günü ekmek pişirilmesi halinde meleklerin kanatlarının yanacağına inanmak.
Hastaların başının üstünde tuz gezdirmek, köz söndürmek, kurşun döktürmek. Ağaçlara bez-çaput bağlamak, türbelere adakta bulunmak, dilek taşlarına taş yapıştırmak bereket için türbelere para atmak, çocuğu olmayanları şeyhe ve türbeye götürmek, muska yazdırmak. Cuma selası okunurken bekar kızların bahtları açılması için kilit açtırmak, camiye giderken cami duvarını öpmek. Nazar değmemesi için hayvan başı-boynuzu, kaplumbağa kabuğu, kara çalı dikeni, at nalı, sarımsak ve nazar boncuğu takmak. Kurşun döktürmek, misafirin ve askere gidenin arkasından su dökmek. Falcılara-büyücülere gitmek, yıldıznameye
baktırmak. Kahve falına bakmak. Ay ve güneş tutulmasını kötüye yorumlamak. Ay ve güneş tutulması sırasında silah atmak-teneke çalmak.
BUNLAR DA KADINLAR İÇİN UYDURULMUŞ HURAFELER:
Evden çıkan erkek işine giderken önünü kadın keserse işi ters gider. Kısa boylu kadın uğursuzdur. Hayızlı (aybaşılı) kadın sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur. Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozulur. Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur. Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır. Cuma günü ezan okuyan müezzine kızın başörtüsü veya mendili sallattırılırsa nasibi çıkar. Çocuğu yaşamayan bir kadın bir yatıra "Bunu sana sattım" der ve kurban kestirir. Çocuk dünyaya gelince eğer kız ise adını satı, oğlan olursa Satılmış koyar. Aksi halde çocuğu yaşamaz. Çocuğu ölen kadın Cuma günü iş yapmaz. Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse bahtı açılır. Evde kilitlenen kilit, bayram sabahı veya Cuma günü, namazdan önce imam tarafından camide açılırsa kızın bahtı açılır. Çocuğu yaşamayan kadın yeniden doğum yaptığında 40 evden topladığı parçalarla gömlek dikip çocuğuna giydirirse çocuğu yaşar ve ömrü uzun olur. Aş eren bir kadın çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur. Doğum yapan kadın yedi gün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinler gelir çocuğu götürür, başka bir çocukla değiştirir. Bir hamile kadın ölü yıkanırken suyundan atlarsa çocuğu baygın doğar (Kıbrıs). Evli birinin yüzüğünü bekar kız takarsa kısmeti kesilir (Kıbrıs Halk İnanışları). Bekar kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir (Kıbrıs). Hamileyken yumurta yiyen kadının çocuğu haylaz olur (Kıbrıs). Hamileyken anında anahtar açanın doğumu kolay olur (Kıbrıs). Vb.
BİR GAZETECİNİN YAPMIŞ OLDUĞU ARAŞTIRMALARIN SONUCUNDA TESPİT ETMİŞ OLDUĞU VE AVRUPA’LILARIN İNANDIKLARI BAZI HURAFELER DE ŞUNLARDIR:
Avrupa'da yaşayan toplumların en büyük batıl inancını 13 rakamı oluşturuyor. Avrupa'da uğursuzluk olarak kabul edilen 13 rakamı, kötülüklerin habercisi ve kötü bir olaya işaret eden sembol olarak görülüyor. Avrupa'nın neredeyse tamamında sofraya 13 kişi oturmak, bir araca 13 kişi binmek, masada 13 sandalye bulunması uğursuzluk kabul ediliyor. Avrupalılar da uğursuzluk getirdiğine inanılan bir sembol de 17 rakamı. Akdeniz ülkelerinde ve özellikle İtalya'da 17 numaralı hane veya kapı numarası bulunmaz. Uçaklarda, otobüslerde 17 no lu koltuk bulunmaz. 17 rakamının uğursuzluğu Romalılar zamanından kalma. Roma rakamlarının yer değiştirmesiyle ''VIVI'' yani ''Yaşadım o halde öldüm'' anlamına gelir.
Avrupalı toplumlardaki bazı batıl inançlar şöyle sıralanıyor: "İtalyanlar da ve İngilizler de sabah saatlerinde örümcek görmek, tüm günün kötü geçeceğinin habercisidir. Bazı Avrupalı ülkelerde, refahı ve mutluluğu simgeleyen pirinç yeni evlilerin üzerine atılır. Eşeğin, özellikle Güney İtalya'da mafyaya karşı bir koruyucu olduğuna inanılıyor. At nalı dünyanın en tanınmış uğurdur. İngiliz atasözüne göre fırtınaya, şimşek çakmasına, yangına, nazara, büyüye karşı ilaç gibidir. At nalının uğur getirmesi için satın alınmaması, bir yerde bulunması gerektiğine inanılır.
Orta Çağ Avrupa’sında tavşan ayağı taşımanın şans getirdiğine inanılırdı. Ancak daha sonraları sevimlilikleriyle bilinen bu hayvanlara kıyılmasının şanssızlık getirebileceği görüşü ortaya çıktı.
Avrupalı birçok toplumda şampanya patlatılırken, mantar tıpanın isabet ettiği bekar kişinin kısa zamanda evleneceğine inanılır. Sabahları yanlış ayağa yanlış ayakkabıyı giymek, bütün gününün ters geçeceğine işarettir. Gece baykuş sesi duymak, kötüye işarettir. Ses sol taraftan geliyorsa, daha kötü bir şey olacağının habercisidir. Baykuşun çatıda dolaşarak ötmesi, o evden cenaze çıkacağı anlamına geliyor. 4 yapraklı yonca zor bulunduğu için tüm toplumlarda uğurlu sayılır. Hıristiyan aleminde kutsal bir yaprak olarak anılır. Kurutup defter arasında saklamak ömür boyu şans getirir. İrlandalılar'a göre vatanı kem gözlerden korur.
Gökkuşağına bakmak Avrupalılar'a göre insanın içini rahatlattığı gibi kötülüklerden de korur. Ancak gökkuşağını elle işaret etmek uğursuzluk sayılır.
Cadı ve şeytanı simgeleyen kara kedi Ortaçağ'ın en uğursuz batıl inancı sayılırdı. Kara kedi önünüzden geçerse tam 7 yıl bir uğursuzluk süreci başlar. İtalyanlar tüm uğursuzlukların kara kediden geldiğine inanır. İngilizler köpek balığı dişinin şans getirdiğine inanır. Diş boyuna takılırsa, en büyük şans çekicidir.
Şapkayı yatağın üzerine koymak ölümü simgeler. Bunun nedeni Ortaçağ'da ölen askerlerin miğferlerinin mezar üzerine konması ve doktorların şapkalarını hasta yatağının üzerine bırakmasından kaynaklanmaktadır.
Bazı Avrupalı toplumlarda yüzüğün genç kızlara armağan edilmesi sakıncalıdır. Genç kızın evde kalması tehlikesini yaşatır. Evlilik ve nişanlılık dışında hiçbir şekilde hediye edilmez.
Ortaçağ'da gece yarasanın çarptığı kişinin 7 gün içinde vampirin tecavüzüne uğrayacağına inanılırdı. Bu inanış hala bazı Avrupa toplumlarında geçerli.
Evde 7 adet biblo fil bulundurmak refaha ve şansa kapıyı açar.
Anglosaksonların inancına göre gelinin arkasını dönerek attığı buketi kapan kız en kısa zamanda koca bulur."
İşte böyle… ister inanın, ister inanmayın ama, birbirimize karşı hoşgörülü olalım ve kırıcı, rencide edici sözler kullanmayalım. Bırakalım, herkes inancına göre yaşasın.
Sabri KAYACIK
Mensubu bulunduğumuz toplumumuzda, hurafelere, batıl inançlara inanmayanlarımız pek azdır. Hatta inanmayanımız yoktur bile.
Yapılan araştırmada, ülkemizde, insanlarımızın İnandıkları sayısızca hurafelerden bazı örnekleri anlatmak iterim. Peki, bu tür inanışlar sadece bizim ülkemizde mi var.? Hayır. Belki inanmayacaksınız ama. Bu gün en gelişmiş ülkelerde dahi, bu tür inançlar mevcuttur. Aşağıda ayrıca, bizdekilerin dışında. Avrupa ülkelerindeki batıl inançları da okuyacaksınız.
Ülkemizde, en çok bilinen ve uğursuzluk getireceğine inanılan hurafeler şunlardır;
"Baykuş ötmesi, kara kedinin insanın önünden geçmesi, horozun vakitsiz ötmesi. İnsan ve araçların önünden tavşanın geçmesi. İki bayram arasında nikah ve düğün yapmak. Gece vakti tırnak kesmek. Salı günü, akşamları sakız çiğnemeyi ölü eti çiğnemek gibi kabul etmek. Gece aynaya bakmak. Gece ev temizlemenin fakirlik getireceğine inanmak. Elden ele sabun, bıçak, makas, iğne, soğan gibi malzemeleri vermek. Kişinin üzerinde dikiş dikilmesi halinde ağza çöp alınması gerektiğine inanmak. Sol gözün seğirmesini kötüye, sağ gözün seğirmesini hayra yormak. Kadının erkeğin önünden geçmesi durumunda erkeğin nasibinin kesileceğine inanmak. Ezan okunurken köpeklerin ulumasını kötüye yormak. ceviz ağacı diken kimsenin ömrünün kısa olacağına inanmak. Cam ve porselenin aniden düşüp kırılmasıyla bir belanın defedileceğine inanmak. Merdiven altından geçmeyi uğursuz saymak. Cuma günü ekmek pişirilmesi halinde meleklerin kanatlarının yanacağına inanmak.
Hastaların başının üstünde tuz gezdirmek, köz söndürmek, kurşun döktürmek. Ağaçlara bez-çaput bağlamak, türbelere adakta bulunmak, dilek taşlarına taş yapıştırmak bereket için türbelere para atmak, çocuğu olmayanları şeyhe ve türbeye götürmek, muska yazdırmak. Cuma selası okunurken bekar kızların bahtları açılması için kilit açtırmak, camiye giderken cami duvarını öpmek. Nazar değmemesi için hayvan başı-boynuzu, kaplumbağa kabuğu, kara çalı dikeni, at nalı, sarımsak ve nazar boncuğu takmak. Kurşun döktürmek, misafirin ve askere gidenin arkasından su dökmek. Falcılara-büyücülere gitmek, yıldıznameye
baktırmak. Kahve falına bakmak. Ay ve güneş tutulmasını kötüye yorumlamak. Ay ve güneş tutulması sırasında silah atmak-teneke çalmak.
BUNLAR DA KADINLAR İÇİN UYDURULMUŞ HURAFELER:
Evden çıkan erkek işine giderken önünü kadın keserse işi ters gider. Kısa boylu kadın uğursuzdur. Hayızlı (aybaşılı) kadın sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur. Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozulur. Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur. Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır. Cuma günü ezan okuyan müezzine kızın başörtüsü veya mendili sallattırılırsa nasibi çıkar. Çocuğu yaşamayan bir kadın bir yatıra "Bunu sana sattım" der ve kurban kestirir. Çocuk dünyaya gelince eğer kız ise adını satı, oğlan olursa Satılmış koyar. Aksi halde çocuğu yaşamaz. Çocuğu ölen kadın Cuma günü iş yapmaz. Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse bahtı açılır. Evde kilitlenen kilit, bayram sabahı veya Cuma günü, namazdan önce imam tarafından camide açılırsa kızın bahtı açılır. Çocuğu yaşamayan kadın yeniden doğum yaptığında 40 evden topladığı parçalarla gömlek dikip çocuğuna giydirirse çocuğu yaşar ve ömrü uzun olur. Aş eren bir kadın çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur. Doğum yapan kadın yedi gün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinler gelir çocuğu götürür, başka bir çocukla değiştirir. Bir hamile kadın ölü yıkanırken suyundan atlarsa çocuğu baygın doğar (Kıbrıs). Evli birinin yüzüğünü bekar kız takarsa kısmeti kesilir (Kıbrıs Halk İnanışları). Bekar kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir (Kıbrıs). Hamileyken yumurta yiyen kadının çocuğu haylaz olur (Kıbrıs). Hamileyken anında anahtar açanın doğumu kolay olur (Kıbrıs). Vb.
BİR GAZETECİNİN YAPMIŞ OLDUĞU ARAŞTIRMALARIN SONUCUNDA TESPİT ETMİŞ OLDUĞU VE AVRUPA’LILARIN İNANDIKLARI BAZI HURAFELER DE ŞUNLARDIR:
Avrupa'da yaşayan toplumların en büyük batıl inancını 13 rakamı oluşturuyor. Avrupa'da uğursuzluk olarak kabul edilen 13 rakamı, kötülüklerin habercisi ve kötü bir olaya işaret eden sembol olarak görülüyor. Avrupa'nın neredeyse tamamında sofraya 13 kişi oturmak, bir araca 13 kişi binmek, masada 13 sandalye bulunması uğursuzluk kabul ediliyor. Avrupalılar da uğursuzluk getirdiğine inanılan bir sembol de 17 rakamı. Akdeniz ülkelerinde ve özellikle İtalya'da 17 numaralı hane veya kapı numarası bulunmaz. Uçaklarda, otobüslerde 17 no lu koltuk bulunmaz. 17 rakamının uğursuzluğu Romalılar zamanından kalma. Roma rakamlarının yer değiştirmesiyle ''VIVI'' yani ''Yaşadım o halde öldüm'' anlamına gelir.
Avrupalı toplumlardaki bazı batıl inançlar şöyle sıralanıyor: "İtalyanlar da ve İngilizler de sabah saatlerinde örümcek görmek, tüm günün kötü geçeceğinin habercisidir. Bazı Avrupalı ülkelerde, refahı ve mutluluğu simgeleyen pirinç yeni evlilerin üzerine atılır. Eşeğin, özellikle Güney İtalya'da mafyaya karşı bir koruyucu olduğuna inanılıyor. At nalı dünyanın en tanınmış uğurdur. İngiliz atasözüne göre fırtınaya, şimşek çakmasına, yangına, nazara, büyüye karşı ilaç gibidir. At nalının uğur getirmesi için satın alınmaması, bir yerde bulunması gerektiğine inanılır.
Orta Çağ Avrupa’sında tavşan ayağı taşımanın şans getirdiğine inanılırdı. Ancak daha sonraları sevimlilikleriyle bilinen bu hayvanlara kıyılmasının şanssızlık getirebileceği görüşü ortaya çıktı.
Avrupalı birçok toplumda şampanya patlatılırken, mantar tıpanın isabet ettiği bekar kişinin kısa zamanda evleneceğine inanılır. Sabahları yanlış ayağa yanlış ayakkabıyı giymek, bütün gününün ters geçeceğine işarettir. Gece baykuş sesi duymak, kötüye işarettir. Ses sol taraftan geliyorsa, daha kötü bir şey olacağının habercisidir. Baykuşun çatıda dolaşarak ötmesi, o evden cenaze çıkacağı anlamına geliyor. 4 yapraklı yonca zor bulunduğu için tüm toplumlarda uğurlu sayılır. Hıristiyan aleminde kutsal bir yaprak olarak anılır. Kurutup defter arasında saklamak ömür boyu şans getirir. İrlandalılar'a göre vatanı kem gözlerden korur.
Gökkuşağına bakmak Avrupalılar'a göre insanın içini rahatlattığı gibi kötülüklerden de korur. Ancak gökkuşağını elle işaret etmek uğursuzluk sayılır.
Cadı ve şeytanı simgeleyen kara kedi Ortaçağ'ın en uğursuz batıl inancı sayılırdı. Kara kedi önünüzden geçerse tam 7 yıl bir uğursuzluk süreci başlar. İtalyanlar tüm uğursuzlukların kara kediden geldiğine inanır. İngilizler köpek balığı dişinin şans getirdiğine inanır. Diş boyuna takılırsa, en büyük şans çekicidir.
Şapkayı yatağın üzerine koymak ölümü simgeler. Bunun nedeni Ortaçağ'da ölen askerlerin miğferlerinin mezar üzerine konması ve doktorların şapkalarını hasta yatağının üzerine bırakmasından kaynaklanmaktadır.
Bazı Avrupalı toplumlarda yüzüğün genç kızlara armağan edilmesi sakıncalıdır. Genç kızın evde kalması tehlikesini yaşatır. Evlilik ve nişanlılık dışında hiçbir şekilde hediye edilmez.
Ortaçağ'da gece yarasanın çarptığı kişinin 7 gün içinde vampirin tecavüzüne uğrayacağına inanılırdı. Bu inanış hala bazı Avrupa toplumlarında geçerli.
Evde 7 adet biblo fil bulundurmak refaha ve şansa kapıyı açar.
Anglosaksonların inancına göre gelinin arkasını dönerek attığı buketi kapan kız en kısa zamanda koca bulur."
İşte böyle… ister inanın, ister inanmayın ama, birbirimize karşı hoşgörülü olalım ve kırıcı, rencide edici sözler kullanmayalım. Bırakalım, herkes inancına göre yaşasın.
“İSTİKBAL GÖKLERDEDİR!”
“İSTİKBAL GÖKLERDEDİR!”
Günümüzden 90 yıl önce İtalyan’ların Trablusgarp’ta. İngilizlerin de Suriye’deki savaşlarda hava üstünlüğünü kullanarak galip geldiklerini gözlemleyen Atatürk, hava gücünün, gelecekteki önemini tüm görkemi ile vurgulayan o, ünlü vecizeyi söylemiştir.
“İSTİKBAL GÖKLERDEDİR…!”
…Ve talimatı verir. 1925 yılında THK’nu kurdurarak, gökyüzüne hakim olma mücadelesinde bizim de varlığımızı tüm dünyaya ilân eder.
Gelişmeler ve gerçekler şunu göstermiştir.
“Göklere hakim olan, dünyaya da hakim olur…!”
Şöyle ki;
Gökyüzü sonsuz uzay demektir. Bu teknolojiye sahip olmak ve geliştirmek için sarf edilen zaman ve harcamalar, beraberinde yüksek uygarlığı yaratmakta, buna bağlı olarak yaşam kalitesini de yükseltmektedir.
Güçlü hava kuvvetlerine sahip ülkeler, caydırıcı güç olarak görülür.
Uzay teknolojisi, haberleşme, meteoroloji, GPRS, askeri ve casus uydular, yazılı ve görsel basın, dünya dışı varlıkları dinlemek ve gözlemlemek için imal edilmiş uydular gibi insan yaşamını kolaylaştıran komplike cihazlar vasıtası ile, tüm dünya ile iletişim kurabilir, tarım alanları tespit edilip, rekolte belirlenebilir. Maden sahaları ve rezerv miktarı hesap edilebilir. Hava durumu öğrenilip, buna göre işler yönlendirilebilir.
Askeri hareketlilikler takip edilebilir. Küresel ısınmanın etkileri araştırılabilir. Kentlerin, ormanların, çöllerin, dağların, okyanusların, kısaca yaşadığımız tek gezegenimiz olan dünyamızın genel gidişatı uzay boşluğunda belli yörüngeler dahilinde hareket eden uydularla sağlanabilir.
Yolcu uçakları ile işadamları ve turizm yolcularını kısa sürede ve güvenli şekilde ulaşımları sağlanır. Sanayi, tarım ve organik ürünleri günlük olarak en uzak mesafelere ihraç edilip ticaret hızlandırılarak ülkeye döviz kazandırılır.
Hatta hava teknolojilerinde üretim yapan ülkeler, “know how” tâbir edilen bilgilerini, ürünlerini, patentlerini, kullanım haklarını, yazılımlarını, bakım-eğitim deneyimlerini de satarlar.
Havacılık teknolojilerini sosyal hayata uyarlayan, geliştirilen ve bu yüksek teknolojiyi, planlı, programlı ve akıllıca sıçrama tahtası olarak kullanan ülkelerde, açıkça görülen odur ki, üretim ve eğitim yükselmiş, buna bağlı olarak zenginlik ve insan onuruna yakışır, yarınlara güvenle bakan, kaliteli bir yaşam ortaya çıkmıştır.
Hava ambulansı ile hasta, ilaç ve organ nakilleri süratli şekilde sağlanıp hayatlar kurtarılıyor.
Yangın uçakları ve helikopterleri ile de ormanlarımızın yok olmasını önleye çabalıyoruz. Ancak ülkemizde gelinen bu seviyenin yeterli olmadığını da biliniyor.
Örneğin; 6 Ton su taşıma kapasiteli yangın söndürme uçaklarından Yunanistan’da bile 21 Adet varken, bizlerde bir tane bile olmaması şaşırtıcı değil de nedir…?
Bu işi, oradan buradan kiralanan küçük kapasiteli uçak ve helikopterlerle yapmaya çalışıyoruz ama yetersiz kaldığımızdan ormanlarımız telef oluyor.
Tüm olanları ve gerçekleri önümüze koyarsak, havacılığın önemini daha iyi anlayabiliriz. Zaten Sevgili Ata’mız, 90 yıl önce bizlere doğru yolu göstermişse de sanki birileri bunu görmezlikten ve anlamazlıktan gelip zor koşullarda kurulan Eskişehir Uçak Fabrikası’nı kapatıp, başka ülkelerden ithal etmeyi tercih ettiklerinden bu yarışta oldukça geri kaldık diye düşünüyorum.
Netice itibariyle, ilerlemenin, kalkınmanın, çağdaş, medeni, uygar ve refah düzeyi yüksek ülkeler seviyesine yükselmenin açık formülü şudur;
“İSTİKBAL GÖKLERDEDİR…!”
30 Mart 2008 Sabri KAYACIK
Günümüzden 90 yıl önce İtalyan’ların Trablusgarp’ta. İngilizlerin de Suriye’deki savaşlarda hava üstünlüğünü kullanarak galip geldiklerini gözlemleyen Atatürk, hava gücünün, gelecekteki önemini tüm görkemi ile vurgulayan o, ünlü vecizeyi söylemiştir.
“İSTİKBAL GÖKLERDEDİR…!”
…Ve talimatı verir. 1925 yılında THK’nu kurdurarak, gökyüzüne hakim olma mücadelesinde bizim de varlığımızı tüm dünyaya ilân eder.
Gelişmeler ve gerçekler şunu göstermiştir.
“Göklere hakim olan, dünyaya da hakim olur…!”
Şöyle ki;
Gökyüzü sonsuz uzay demektir. Bu teknolojiye sahip olmak ve geliştirmek için sarf edilen zaman ve harcamalar, beraberinde yüksek uygarlığı yaratmakta, buna bağlı olarak yaşam kalitesini de yükseltmektedir.
Güçlü hava kuvvetlerine sahip ülkeler, caydırıcı güç olarak görülür.
Uzay teknolojisi, haberleşme, meteoroloji, GPRS, askeri ve casus uydular, yazılı ve görsel basın, dünya dışı varlıkları dinlemek ve gözlemlemek için imal edilmiş uydular gibi insan yaşamını kolaylaştıran komplike cihazlar vasıtası ile, tüm dünya ile iletişim kurabilir, tarım alanları tespit edilip, rekolte belirlenebilir. Maden sahaları ve rezerv miktarı hesap edilebilir. Hava durumu öğrenilip, buna göre işler yönlendirilebilir.
Askeri hareketlilikler takip edilebilir. Küresel ısınmanın etkileri araştırılabilir. Kentlerin, ormanların, çöllerin, dağların, okyanusların, kısaca yaşadığımız tek gezegenimiz olan dünyamızın genel gidişatı uzay boşluğunda belli yörüngeler dahilinde hareket eden uydularla sağlanabilir.
Yolcu uçakları ile işadamları ve turizm yolcularını kısa sürede ve güvenli şekilde ulaşımları sağlanır. Sanayi, tarım ve organik ürünleri günlük olarak en uzak mesafelere ihraç edilip ticaret hızlandırılarak ülkeye döviz kazandırılır.
Hatta hava teknolojilerinde üretim yapan ülkeler, “know how” tâbir edilen bilgilerini, ürünlerini, patentlerini, kullanım haklarını, yazılımlarını, bakım-eğitim deneyimlerini de satarlar.
Havacılık teknolojilerini sosyal hayata uyarlayan, geliştirilen ve bu yüksek teknolojiyi, planlı, programlı ve akıllıca sıçrama tahtası olarak kullanan ülkelerde, açıkça görülen odur ki, üretim ve eğitim yükselmiş, buna bağlı olarak zenginlik ve insan onuruna yakışır, yarınlara güvenle bakan, kaliteli bir yaşam ortaya çıkmıştır.
Hava ambulansı ile hasta, ilaç ve organ nakilleri süratli şekilde sağlanıp hayatlar kurtarılıyor.
Yangın uçakları ve helikopterleri ile de ormanlarımızın yok olmasını önleye çabalıyoruz. Ancak ülkemizde gelinen bu seviyenin yeterli olmadığını da biliniyor.
Örneğin; 6 Ton su taşıma kapasiteli yangın söndürme uçaklarından Yunanistan’da bile 21 Adet varken, bizlerde bir tane bile olmaması şaşırtıcı değil de nedir…?
Bu işi, oradan buradan kiralanan küçük kapasiteli uçak ve helikopterlerle yapmaya çalışıyoruz ama yetersiz kaldığımızdan ormanlarımız telef oluyor.
Tüm olanları ve gerçekleri önümüze koyarsak, havacılığın önemini daha iyi anlayabiliriz. Zaten Sevgili Ata’mız, 90 yıl önce bizlere doğru yolu göstermişse de sanki birileri bunu görmezlikten ve anlamazlıktan gelip zor koşullarda kurulan Eskişehir Uçak Fabrikası’nı kapatıp, başka ülkelerden ithal etmeyi tercih ettiklerinden bu yarışta oldukça geri kaldık diye düşünüyorum.
Netice itibariyle, ilerlemenin, kalkınmanın, çağdaş, medeni, uygar ve refah düzeyi yüksek ülkeler seviyesine yükselmenin açık formülü şudur;
“İSTİKBAL GÖKLERDEDİR…!”
30 Mart 2008 Sabri KAYACIK
KAHKAHA
KAHKAHA
İnsan için bir ilaçtır kahkaha. Tıbbi bir açıklama yapmak haddim değil ama kahkaha atan insan içindeki gerginliği boşaltır, sinirleri gevşer, sanki yenilenir. Basit bir anlatımla kahkaha insana bahşedilen pozitif duygulardan birisidir. Sanki kahkaha, içimizde istemeden biriken fuzuli elektriğin dışarı fırlatılmasıdır.
Ancak ne var ki; içimizden geldiği gibi kahkaha atmaya bizim kültürümüz pek izin vermez. Toplum içinde katıla katıla gülen insana, kadın olsun erkek olsun, iyi gözle bakılmaz. ’Ne öyle karı gibi kıkırdıyorsun’, sözü bazen açıkça yüzümüze vurulan, bazen bir bakışla ima edilen aşağılık bir yaklaşımdır. Basit bir cümlenin içine hem kadına, hem erkeğe hakaret sığmıştır. Doğanın bizlere armağan ettiği gülme ihtiyacı ve ardından gelen tüm olumlu mesajları kendi ellerimiz ile yarattığımız sosyal hapishane bizden esirger.
Üstüne üstlük, bir de yaşanan sözüm ona modern hayatın tepemize bindirdiği baskı, çevremizde gülmeye değer ne varsa elimizden alınması hayatı iyice kahkahadan uzaklaştırıyor. Kahkaha ihtiyacımızı; ya bir TV dizisi çerçevesinde evimizde yalnızken, ya bir sinema veya tiyatroda karanlık bir ortamda gideriyoruz. Gülünç olanı, komik olanı, güldüreni günlük doğal hayatın içinden iyice çıkarıp, sanal bir ortama taşıyoruz.
Sosyalitenin kahrolası öğretisi ve sırtımıza yüklediği ağır yükler günlük hayatın içinden kahkahayı söküp atıyor. Halbuki günlük hayatın içinde gülmek için -alay ettiğimiz aptallıkları ayrı tutuyorum- o kadar çok doğal olay var ki!
Sokakta gözlerini gözlerinize dikip telaşla size bakan, sonra da birdenbire önüne yuvarladığınız bir gazoz kapağı ile iki patisi ile oynamaya başlayan yavru kedicik sizi güldürmez mi?
Güldürmese bile gülümsetmez mi?
Ördekler gibi yalpalayarak yürümeye başlayan, abuk subuk gürültüyü konuşma zanneden iki yaşındaki yeğeniniz komik değil midir?
Küçük olan, yavru olan her şey içinize heyecanlı bir mesaj yollamaz mı? Başkalarının ciddi sorularına dalgınlıkla verdiğiniz saçma cevaplar gülmeye değmez mi? Yolda yürürken sırf dikkatsizlikten bir taşa çarpıp tökezlediğinizde kendi kendinize ‘sersem!’ deyip gülmez misiniz? Ama yine de kendi kendine gülenlere de ‘tamam bu kafayı sıyırmış!’ diye takılmaz mısınız?
Esprilerinin tadına varılmayan, yaptığı keskin gözlemler ve kullandığı terimler ile bizleri kahkahaya boğan dostlarınızın hep yanında olmak istemez misiniz? Onlar size görüştüğünüz kısa sürede kocaman bir pozitif enerji yüklemezler mi?
Hayatın hep olumlu yönlerini gören, kızılacak bir olaya bile komik bir kulp takan, bardağın hep su dolu yarısını vurgulayan insanlara özenmez misiniz?
Kahkaha, karın doyurmak kadar basit ama,gerekli bir ihtiyaçtır.
Peki öyleyse, kahkaha atmak ihtiyacımızı nasıl temin edeceğiz?
İşte, bunu biz bulacağız!
Hayatın çok basit ama zevkli ve komik yönleri var. Asıl olan onları görebilmektir. Ben çocukluğumda, doyasıya kahkaha atamadım doğrusu, eminim ki pek çoğunuzda aynı durumdaydı. Yaşadığım sosyal çevre ve zamanın kültürü, buna izin vermezdi, dolu dolu gülmek en büyük ayıptı hatta hafiflik ti. Ağzımız kapalı vaziyette gülmeye çalışırdık ta patlardık o şekilde. Yine de azar işitirdik büyüklerimizden.
O günler geride kaldı,
Ne olur, bir avuç tebessümü ve ağız dolusu kahkahayı kendinizden esirgemeyin!
Hadi şimdi patlatın kahkahayı…
Sabri KAYACIK
İnsan için bir ilaçtır kahkaha. Tıbbi bir açıklama yapmak haddim değil ama kahkaha atan insan içindeki gerginliği boşaltır, sinirleri gevşer, sanki yenilenir. Basit bir anlatımla kahkaha insana bahşedilen pozitif duygulardan birisidir. Sanki kahkaha, içimizde istemeden biriken fuzuli elektriğin dışarı fırlatılmasıdır.
Ancak ne var ki; içimizden geldiği gibi kahkaha atmaya bizim kültürümüz pek izin vermez. Toplum içinde katıla katıla gülen insana, kadın olsun erkek olsun, iyi gözle bakılmaz. ’Ne öyle karı gibi kıkırdıyorsun’, sözü bazen açıkça yüzümüze vurulan, bazen bir bakışla ima edilen aşağılık bir yaklaşımdır. Basit bir cümlenin içine hem kadına, hem erkeğe hakaret sığmıştır. Doğanın bizlere armağan ettiği gülme ihtiyacı ve ardından gelen tüm olumlu mesajları kendi ellerimiz ile yarattığımız sosyal hapishane bizden esirger.
Üstüne üstlük, bir de yaşanan sözüm ona modern hayatın tepemize bindirdiği baskı, çevremizde gülmeye değer ne varsa elimizden alınması hayatı iyice kahkahadan uzaklaştırıyor. Kahkaha ihtiyacımızı; ya bir TV dizisi çerçevesinde evimizde yalnızken, ya bir sinema veya tiyatroda karanlık bir ortamda gideriyoruz. Gülünç olanı, komik olanı, güldüreni günlük doğal hayatın içinden iyice çıkarıp, sanal bir ortama taşıyoruz.
Sosyalitenin kahrolası öğretisi ve sırtımıza yüklediği ağır yükler günlük hayatın içinden kahkahayı söküp atıyor. Halbuki günlük hayatın içinde gülmek için -alay ettiğimiz aptallıkları ayrı tutuyorum- o kadar çok doğal olay var ki!
Sokakta gözlerini gözlerinize dikip telaşla size bakan, sonra da birdenbire önüne yuvarladığınız bir gazoz kapağı ile iki patisi ile oynamaya başlayan yavru kedicik sizi güldürmez mi?
Güldürmese bile gülümsetmez mi?
Ördekler gibi yalpalayarak yürümeye başlayan, abuk subuk gürültüyü konuşma zanneden iki yaşındaki yeğeniniz komik değil midir?
Küçük olan, yavru olan her şey içinize heyecanlı bir mesaj yollamaz mı? Başkalarının ciddi sorularına dalgınlıkla verdiğiniz saçma cevaplar gülmeye değmez mi? Yolda yürürken sırf dikkatsizlikten bir taşa çarpıp tökezlediğinizde kendi kendinize ‘sersem!’ deyip gülmez misiniz? Ama yine de kendi kendine gülenlere de ‘tamam bu kafayı sıyırmış!’ diye takılmaz mısınız?
Esprilerinin tadına varılmayan, yaptığı keskin gözlemler ve kullandığı terimler ile bizleri kahkahaya boğan dostlarınızın hep yanında olmak istemez misiniz? Onlar size görüştüğünüz kısa sürede kocaman bir pozitif enerji yüklemezler mi?
Hayatın hep olumlu yönlerini gören, kızılacak bir olaya bile komik bir kulp takan, bardağın hep su dolu yarısını vurgulayan insanlara özenmez misiniz?
Kahkaha, karın doyurmak kadar basit ama,gerekli bir ihtiyaçtır.
Peki öyleyse, kahkaha atmak ihtiyacımızı nasıl temin edeceğiz?
İşte, bunu biz bulacağız!
Hayatın çok basit ama zevkli ve komik yönleri var. Asıl olan onları görebilmektir. Ben çocukluğumda, doyasıya kahkaha atamadım doğrusu, eminim ki pek çoğunuzda aynı durumdaydı. Yaşadığım sosyal çevre ve zamanın kültürü, buna izin vermezdi, dolu dolu gülmek en büyük ayıptı hatta hafiflik ti. Ağzımız kapalı vaziyette gülmeye çalışırdık ta patlardık o şekilde. Yine de azar işitirdik büyüklerimizden.
O günler geride kaldı,
Ne olur, bir avuç tebessümü ve ağız dolusu kahkahayı kendinizden esirgemeyin!
Hadi şimdi patlatın kahkahayı…
Sabri KAYACIK
KARA ÖNLÜKLÜ ÇOCUKLAR!
KARA ÖNLÜKLÜ ÇOCUKLAR!
Beyaz yakalı, sıfır ya da alaburus traşlı, kara önlüklü çocuklar…
Kimi saçaklı, kimi örgülü saçlı kocaman beyaz kordelalı, kara önlüklü kız çocukları…
Gerçek okul çantası bulabilenlere söz yok.
Bulamayanlar… Yoksulluktan çocuklarına gerçek okul çantası alınamayıp da, defterlerini, kitaplarını bez torbalarda utanarak, sıkılarak taşıyan kara önlüklü çocuklar…
Kimi aileler, “Sağlam olsun, 3 – 5 sene çanta masrafından kurtulalım!” düşüncesiyle, marangoz Hüseyin ustaya yaptırılan sandık şeklinde saplı çanta.
İşte, yıllarca o sandıklarla okula gidip geldiğimizden, kimimizin beli büküldü, kimimizin de omuzları düştü.
Sandık çantamız, kitap ve defterlerden daha ağır olduğundan bazen taşıyamaz onu sıranın üzerinde bırakırdık. O, kocaman ağır sandık çanta nerede olduğunu aile hesap sormasın diye, sadece hafta sonları gelirdi eve.
Silgimizi, kaybolmaması için, ortadan delip bir ip ile boynumuza asardık. Hoş, nasıl oluyorsa yine de kaybolurdu ya neyse...
Kurşun kalemlerimizi son ucuna kadar kullanır, tutamayacak duruma geldiğinde tükenmez kalem kapağını arkasına takarak kullanırdık.
Sarı yapraklı defterlere de neden matematik defteri dendiğini hiç anlayamadık.
Hâl bu ki, o sarı yapraklı defteri, bakkal Mehmet amca veresiye defteri olarak kullanıyordu!
Okul yolu çamurlu olduğundan tüm öğrenciler çizmeli, burunlar sümüklü, paltoların önü açık, çoğunun da düğmesi yok zaten, servis otobüsü nedir bilmeden güle oynaya gidilirdi.
Kara önlüklü çocukların bazılarının, elerinde sınıf sobaları için odun,
Bazılarının ellerinde beslenme filesi.
Aslında, her sabah beslenme filesinin içinden çıkacak o günkü sürpriz yiyecekleri, tüm çocuklar merakla ve iştahla beklerdik.
Sonradan öğrendik onların Amerikan malı olduğunu. Gizli gizli de öfke duydum içimden, Amerika bize bunları neden veriyordu ki?
Meğer o yıllar, ABD, anlaşma gereği Türkiye’ye yardım gönderiyormuş
O yıllarda Amerika’nın Marshall yardımı kapsamında Türkiye’ye gönderilen ve her gün bir öğrenciye verilen un ve yağlar eve götürülür. Ailesi de ertesi gün beslenme için, poğaça, börek, pide, kurabiye yapar, sabah da okula file içinde okula gönderirdi…
Derse başlamadan, okul salonunda tüm çocuklar yine Amerikan süt tozu ile su karıştırılıp çocuklara her sabah beslenme ile birlikte birer bardak da süt verilirdi.
Yiyecekler büyük iştahla yenilirdi ama süt tozu sütünü pek beğenmezdik doğrusu.
Öğrencilerin hiç biri verilen sütleri içmek istemese de öğretmen kontrolünde olduğundan mecburen içilirdi.
Bir nesil böyle büyüdük…
Ama nasıl olması gerekiyorsa öyle eğitim gördük. İlköğretim müfettişi eksik olmazdı okulumuzdan. Sürekli takip edilir, eğitim ve öğrenim seviyemiz kontrol edilirdi.
Hiçbir öğrenci de ana baba hatırına takdir, teşekkür belgesi alamazdı öyle.
O belgeyi alabilmek için gerçekten çok başarılı olmak gerekirdi.
İşte, bu nedenle, Hayat bilgisini de iyi öğrendik, resim yapmasını da.
Coğrafyayı da iyi öğrendik, müzik dersinde şarkı söylemeyi de.
Cumhuriyet tarihini de öğrettiler bize, uygun adım yürümeyi de.
Atatürk’ü de iyi anlattılar, temizliğin önemini de.
Anaya, babaya, kardeşlere, aileye, büyüklere, hayvanlara, tabiata, ülkemize, tarihimize, insana, kutsal değerlerimize, kültürümüze saygılı olmayı ve onlara değer vermemiz gerektiğini, bizlere o koca yürekli öğretmenlerimiz öğretti.
Bâkiye Öğretmen, Osman hoca, Nur GÜZEY, Polat ÖZTEKİN ve diğer Öğretmenlerimi, özlem ve saygıyla anıyorum…!
11.11.2008 Sabri KAYACIK
Beyaz yakalı, sıfır ya da alaburus traşlı, kara önlüklü çocuklar…
Kimi saçaklı, kimi örgülü saçlı kocaman beyaz kordelalı, kara önlüklü kız çocukları…
Gerçek okul çantası bulabilenlere söz yok.
Bulamayanlar… Yoksulluktan çocuklarına gerçek okul çantası alınamayıp da, defterlerini, kitaplarını bez torbalarda utanarak, sıkılarak taşıyan kara önlüklü çocuklar…
Kimi aileler, “Sağlam olsun, 3 – 5 sene çanta masrafından kurtulalım!” düşüncesiyle, marangoz Hüseyin ustaya yaptırılan sandık şeklinde saplı çanta.
İşte, yıllarca o sandıklarla okula gidip geldiğimizden, kimimizin beli büküldü, kimimizin de omuzları düştü.
Sandık çantamız, kitap ve defterlerden daha ağır olduğundan bazen taşıyamaz onu sıranın üzerinde bırakırdık. O, kocaman ağır sandık çanta nerede olduğunu aile hesap sormasın diye, sadece hafta sonları gelirdi eve.
Silgimizi, kaybolmaması için, ortadan delip bir ip ile boynumuza asardık. Hoş, nasıl oluyorsa yine de kaybolurdu ya neyse...
Kurşun kalemlerimizi son ucuna kadar kullanır, tutamayacak duruma geldiğinde tükenmez kalem kapağını arkasına takarak kullanırdık.
Sarı yapraklı defterlere de neden matematik defteri dendiğini hiç anlayamadık.
Hâl bu ki, o sarı yapraklı defteri, bakkal Mehmet amca veresiye defteri olarak kullanıyordu!
Okul yolu çamurlu olduğundan tüm öğrenciler çizmeli, burunlar sümüklü, paltoların önü açık, çoğunun da düğmesi yok zaten, servis otobüsü nedir bilmeden güle oynaya gidilirdi.
Kara önlüklü çocukların bazılarının, elerinde sınıf sobaları için odun,
Bazılarının ellerinde beslenme filesi.
Aslında, her sabah beslenme filesinin içinden çıkacak o günkü sürpriz yiyecekleri, tüm çocuklar merakla ve iştahla beklerdik.
Sonradan öğrendik onların Amerikan malı olduğunu. Gizli gizli de öfke duydum içimden, Amerika bize bunları neden veriyordu ki?
Meğer o yıllar, ABD, anlaşma gereği Türkiye’ye yardım gönderiyormuş
O yıllarda Amerika’nın Marshall yardımı kapsamında Türkiye’ye gönderilen ve her gün bir öğrenciye verilen un ve yağlar eve götürülür. Ailesi de ertesi gün beslenme için, poğaça, börek, pide, kurabiye yapar, sabah da okula file içinde okula gönderirdi…
Derse başlamadan, okul salonunda tüm çocuklar yine Amerikan süt tozu ile su karıştırılıp çocuklara her sabah beslenme ile birlikte birer bardak da süt verilirdi.
Yiyecekler büyük iştahla yenilirdi ama süt tozu sütünü pek beğenmezdik doğrusu.
Öğrencilerin hiç biri verilen sütleri içmek istemese de öğretmen kontrolünde olduğundan mecburen içilirdi.
Bir nesil böyle büyüdük…
Ama nasıl olması gerekiyorsa öyle eğitim gördük. İlköğretim müfettişi eksik olmazdı okulumuzdan. Sürekli takip edilir, eğitim ve öğrenim seviyemiz kontrol edilirdi.
Hiçbir öğrenci de ana baba hatırına takdir, teşekkür belgesi alamazdı öyle.
O belgeyi alabilmek için gerçekten çok başarılı olmak gerekirdi.
İşte, bu nedenle, Hayat bilgisini de iyi öğrendik, resim yapmasını da.
Coğrafyayı da iyi öğrendik, müzik dersinde şarkı söylemeyi de.
Cumhuriyet tarihini de öğrettiler bize, uygun adım yürümeyi de.
Atatürk’ü de iyi anlattılar, temizliğin önemini de.
Anaya, babaya, kardeşlere, aileye, büyüklere, hayvanlara, tabiata, ülkemize, tarihimize, insana, kutsal değerlerimize, kültürümüze saygılı olmayı ve onlara değer vermemiz gerektiğini, bizlere o koca yürekli öğretmenlerimiz öğretti.
Bâkiye Öğretmen, Osman hoca, Nur GÜZEY, Polat ÖZTEKİN ve diğer Öğretmenlerimi, özlem ve saygıyla anıyorum…!
11.11.2008 Sabri KAYACIK
KITLIK ve KARNE… !
KITLIK ve KARNE… !
Oysa düne kadar kendi kendine yeten, dünyada birkaç ülkeden biriydik.
Konya, buğday ambarımız idi.
Trakya, ayçiçeği…
Dünyanın en güzel elmalarını Amasya üretirdi.
Adana pamuk, Adapazarı patates ülkesi…
Diyarbakır karpuzu benzersiz, Anamur, muz cennetiydi.
Taşından, toprağından bereket fışkıran ülkemizin bereketli arazilerini, meralarını, yayla ve ovalarını hatta sulak alanlarını, yarınları düşünmeden yok ettik.
Onca kıraç araziler ve bozkırlar dururken 1.sınıf tarım yapılabilen ovalarımıza, ya lâstik fabrikası inşa ettik, ya da mimari estetikten yoksun yazlıklarla doldurduk… !
Ne narinciye bahçeleri kaldı, ne üzüm bağları…
Ne zeytin ağaçları kaldı, ne de çeltik tarlaları…
Hâlbuki daha birkaç yıl önce, Kurtuluş mücadelesi esnasında ve sonrasında “Kıtlık” yaşamış, ekmeğimizi bile “Karne” ile alabilmiş bir “Ulusun Ahfadı” biz değil miydik?
Yıllardır, siyasilerin yanlış tarım politikaları yüzünden, geldiğimiz durum ortada!
İran’dan karpuz, İsrail’den maydanoz, ABD’den mısır, pirinç ve buğday, Fransa’dan armut, İtalya’dan elma, Çin’den sarımsak ve ceviz… Hindistan’dan yerfıstığı, Kanada’dan mercimek, Ukrayna’dan arpa… Yunanistan’dan pamuk, Panama’dan muz, Bulgaristan’dan barbunya, Meksika’dan kuru fasulye ithal eder hale geldik!
Yanlış ve bilinçsiz tarım politikasına, sulama, gübreleme, tohum ıslahı, ürün stok-ihtiyaç-sarf hesapsızlığı vs. de eklenince, ithalatçı ülke olup çıktık.
( Bu ithalata, “Et” ve “Süt” de eklenirse sürpriz olmaz.)
İthal ettiğimiz bu ürünlere de ödediğimiz, “olmayan dövizlerimiz” de cabası!
Yapılan yanlışlıklarda, hayvancılığı saymıyorum daha… O, ayrı bir konu ve trajedi.
Son bir ayda, Tarım ürünlerindeki anormal fiyat arışları nedeniyle, insanlar neye uğradıklarını şaşırdılar.
Zaten yoksulluk sınırında yaşayan insanlar, özellikle kalabalık aileler çok zor durumda kaldılar. Doğaldır ki, ucuz ürün bulabilme telaşına düştüler.
Yöneticilerimiz her ne kadar, “Pirinç sıkıntımız yok. Gittiğim köy bakkalında bile var.” Dese de, pirinç 2 YTL’den 4.75 YTL’ ye çıktı. Bunu söylemiyorlar… !
Bu nedenledir ki,
TMO önlerinde 2 kilo pirinç alabilmek için saatlerce sıra bekleyen insan görüntülerini kanıksamaya başladık bile…
Önceki bir yazımda, Şile ovasının nasıl imara açıldığını ve tarımın nasıl yol edildiğini anlatmıştım. Şimdi öyle bir duruma geldik ki, geçen haftaki “Şile Gündem” de o haberi okuyunca içim acıdı dorusu.
Haber şöyleydi;
“Şükürler olsun, ovada taze soğan ekiliyor. Halen direnenler var!”
Güzel ülkemiz, sonunda bu duruma da düştü!
Hâl böyleyken, şimdi o şarkıyı birlikte söyleyelim;
“ KENDİM ETTİM, KENDİM BULDUM. EYVAH, EYVAH! ”
Sabri KAYACIK
Oysa düne kadar kendi kendine yeten, dünyada birkaç ülkeden biriydik.
Konya, buğday ambarımız idi.
Trakya, ayçiçeği…
Dünyanın en güzel elmalarını Amasya üretirdi.
Adana pamuk, Adapazarı patates ülkesi…
Diyarbakır karpuzu benzersiz, Anamur, muz cennetiydi.
Taşından, toprağından bereket fışkıran ülkemizin bereketli arazilerini, meralarını, yayla ve ovalarını hatta sulak alanlarını, yarınları düşünmeden yok ettik.
Onca kıraç araziler ve bozkırlar dururken 1.sınıf tarım yapılabilen ovalarımıza, ya lâstik fabrikası inşa ettik, ya da mimari estetikten yoksun yazlıklarla doldurduk… !
Ne narinciye bahçeleri kaldı, ne üzüm bağları…
Ne zeytin ağaçları kaldı, ne de çeltik tarlaları…
Hâlbuki daha birkaç yıl önce, Kurtuluş mücadelesi esnasında ve sonrasında “Kıtlık” yaşamış, ekmeğimizi bile “Karne” ile alabilmiş bir “Ulusun Ahfadı” biz değil miydik?
Yıllardır, siyasilerin yanlış tarım politikaları yüzünden, geldiğimiz durum ortada!
İran’dan karpuz, İsrail’den maydanoz, ABD’den mısır, pirinç ve buğday, Fransa’dan armut, İtalya’dan elma, Çin’den sarımsak ve ceviz… Hindistan’dan yerfıstığı, Kanada’dan mercimek, Ukrayna’dan arpa… Yunanistan’dan pamuk, Panama’dan muz, Bulgaristan’dan barbunya, Meksika’dan kuru fasulye ithal eder hale geldik!
Yanlış ve bilinçsiz tarım politikasına, sulama, gübreleme, tohum ıslahı, ürün stok-ihtiyaç-sarf hesapsızlığı vs. de eklenince, ithalatçı ülke olup çıktık.
( Bu ithalata, “Et” ve “Süt” de eklenirse sürpriz olmaz.)
İthal ettiğimiz bu ürünlere de ödediğimiz, “olmayan dövizlerimiz” de cabası!
Yapılan yanlışlıklarda, hayvancılığı saymıyorum daha… O, ayrı bir konu ve trajedi.
Son bir ayda, Tarım ürünlerindeki anormal fiyat arışları nedeniyle, insanlar neye uğradıklarını şaşırdılar.
Zaten yoksulluk sınırında yaşayan insanlar, özellikle kalabalık aileler çok zor durumda kaldılar. Doğaldır ki, ucuz ürün bulabilme telaşına düştüler.
Yöneticilerimiz her ne kadar, “Pirinç sıkıntımız yok. Gittiğim köy bakkalında bile var.” Dese de, pirinç 2 YTL’den 4.75 YTL’ ye çıktı. Bunu söylemiyorlar… !
Bu nedenledir ki,
TMO önlerinde 2 kilo pirinç alabilmek için saatlerce sıra bekleyen insan görüntülerini kanıksamaya başladık bile…
Önceki bir yazımda, Şile ovasının nasıl imara açıldığını ve tarımın nasıl yol edildiğini anlatmıştım. Şimdi öyle bir duruma geldik ki, geçen haftaki “Şile Gündem” de o haberi okuyunca içim acıdı dorusu.
Haber şöyleydi;
“Şükürler olsun, ovada taze soğan ekiliyor. Halen direnenler var!”
Güzel ülkemiz, sonunda bu duruma da düştü!
Hâl böyleyken, şimdi o şarkıyı birlikte söyleyelim;
“ KENDİM ETTİM, KENDİM BULDUM. EYVAH, EYVAH! ”
Sabri KAYACIK
ONLAR O KADAR ÇOKLAR Kİ…!
ONLAR O KADAR ÇOKLAR Kİ…!
Yumurta topuk ayakkabıyı kim giyer? Kim altın zincir takar? Kimin gömlek düğmeleri göbeğine kadar açıktır? Kimleri beyaz donlarla denize girerlerken görürüz plajda?
Kimlerden mi söz ediyorum?! “Magandalar”dan…
Onlar o kadar çoklardır ki, her yandadırlar. Hatta, eminim ki kapı komşusu maganda olanlarımız bile vardır.
Nereye gitsek de kaçamayız onlardan. Çarşı, pazar, düğün, bayram, trafik, sinema, tiyatro vs. her yerde varlar. Asker uğurlarken ve düğünlerde silah atmak en büyük eğlenceleridir.
Akşam evde konuklarınızla sohbet esnasında, balkonunuzdan gelen bir kurşun odanıza saplandıysa, bunun bir maganda tarafından atıldığına hiç kuşku yoktur.
Maçlara bile döner bıçağıyla girerler. Orada, hem futbolcu olurlar, hem de hakem. Hakemin verdiği her karara itiraz edip ağız dolusu küfür savururlar. Herkese sataşırlar. Sürekli gergin ve kavgacıdırlar. İETT otobüslerinde sürekli ve yüksek sesle telefonla konuşurlar, uyarılara kulak asmazlar.
Trafikte sürat yapıp, zigzag çizer, emniyet şeridini kullanıp, ambulansın arkasına takılıp giderken kendilerinin ne kadar da akıllı olduklarını düşünürler.
Toplum içinde yüksek sesle ve kaba konuşmak onların karakteridir. Kelime hazneleri kıt olduğundan, her iki sözcükten biri küfürdür. Gün içinde kendilerini ancak 150 kelime ile ifade ederler. Yollara tükürmek ve sümkürmek, kartvizitidir onların.
Dikkat etmişsinizdir; plajda 4’lü, 5’li gruplar halinde dolaşırlar ki, aynı zamanda koloniler halinde yaşarlar. Denizde, sürekli deve güreşi yaparlar, çok da eğlenirler. Kumsalda durmaksızın yuvarlanırlar. Gözleri dışında her yanları kumdur. O vaziyette gözlerine kestirdikleri bir bayanın etrafını çevirir, yüzükoyun yatıp, ellerini çenelerinin altında birleştirip sabırla saatlerce o hanımı keserler.
Aynı anda uzandıkları yerden fırlayıp naralar atarak (bazıları böğürmeye benzer sesler de çıkarır) denize koşarlar. (Konuşmadan nasıl anlaşabildikleri de merak konusudur.) Ortalık bir anda karışır. İnsanlar kenara çekilirlerken, çocuklar ezilmekten zor kurtulurlar. Bu koşuşturma esnasında, güneşlenen insanlara kum, kurumaya çalışanlara da su sıçratırlar.
Fazla açılmamaları için kendilerini uyaran, cankurtaran görevlilerini bile, birlik olup döverler. İnatla açılırlar ve boğulurlar…
Bazıları, plajda köfte mangal yapmak için, güneşin altında çırpınıp dururlar. Ardından, kumların üstünde karpuz kesip yemeğe uğraşsalar da nafile. Kumlara bulanmış karpuzları temizleyip yemek mümkün olmadığından, bu keyifleri yarım kalır. Zaten karpuz kabuklarını ve diğer artıklarını (içtikten sonra boş bira şişelerini kırarlar) orada bırakıp giderler. Bu amele yanıklı tiplerin denizle pek işleri olmaz. Bunlar ayrı bir kolonidir. Kızgın güneş altında, çoluk çocuk akşama kadar oturmakla iyi bir tatil yaptıklarını zannederler. Evlerine döndüklerinde, “Bu hafta Şile’deydik” diye hava atarlar…
Akıldan, mantıktan, görgüden ve zarafetten yoksun bu insanlarla anlaşabilmek pek mümkün değildir. Hak, hukuk ve evrensel kavramlar bunlara uzak olduğundan, kendi doğrularıyla hareket ederler ve başkalarının ne düşündüğü hiçbir anlam taşımaz.
Yarı cahil olan bu tipler, hiçbir eğitimi kabul etmedikleri gibi, eğitime ihtiyaçları olduğunun dahi farkında değildirler. Sözünü ettiğimiz evrensel değerlere düşmandırlar. Medeniyetle ve toplumsal değerlerle inatlaşırlar. Bu uğurda kaba kuvvet kullanmaktan da asla çekinmezler. Cahil birine cahil olduğunu anlatabilirsiniz. O, bunu anlar.
Ancak, yarı cahil birine hiçbir şey anlatamazsınız.!
Ev, iş yeri ve arabalarında dinledikleri müziği, başkalarının da dinlemelerini isterler ve sesi sonuna kadar açarlar. Uyarılarınıza aldırmazlar. Büyük bir keyif alıp, sırıtırlar üstelik. Bu umursamaz halleri, zavallılık, bencillik, sınırlı bir mantığın ve ben merkezciliğin bir göstergesidir.
Birkaç yıldan beri de, telefon magandaları türemiştir. Topluluk içinde yüksek sesle bitmek tükenmek bilmeyen konuşmalar yaparlar. Sinema, tiyatro, konser ve toplantılarda uyarı yapılmasına rağmen hep, onların telefonları çalar.
Barların, cafelerin önünde onlara sıkça rastlarız. İnsanca eğlenmeye gelen insanları sürekli taciz edip huzursuzluk yaratırlar. Tüm kavgalar onların yüzünden çıkar. Gecenin de tadı tuzu kalmaz. Onların yüzünden karakolda sabahlanır.
Neyse, bu kadar anlatımdan sonra onları tanımışsınızdır artık.
Bakın, orada tam karşınızda bir tane var.
Sabri KAYACIK
Yumurta topuk ayakkabıyı kim giyer? Kim altın zincir takar? Kimin gömlek düğmeleri göbeğine kadar açıktır? Kimleri beyaz donlarla denize girerlerken görürüz plajda?
Kimlerden mi söz ediyorum?! “Magandalar”dan…
Onlar o kadar çoklardır ki, her yandadırlar. Hatta, eminim ki kapı komşusu maganda olanlarımız bile vardır.
Nereye gitsek de kaçamayız onlardan. Çarşı, pazar, düğün, bayram, trafik, sinema, tiyatro vs. her yerde varlar. Asker uğurlarken ve düğünlerde silah atmak en büyük eğlenceleridir.
Akşam evde konuklarınızla sohbet esnasında, balkonunuzdan gelen bir kurşun odanıza saplandıysa, bunun bir maganda tarafından atıldığına hiç kuşku yoktur.
Maçlara bile döner bıçağıyla girerler. Orada, hem futbolcu olurlar, hem de hakem. Hakemin verdiği her karara itiraz edip ağız dolusu küfür savururlar. Herkese sataşırlar. Sürekli gergin ve kavgacıdırlar. İETT otobüslerinde sürekli ve yüksek sesle telefonla konuşurlar, uyarılara kulak asmazlar.
Trafikte sürat yapıp, zigzag çizer, emniyet şeridini kullanıp, ambulansın arkasına takılıp giderken kendilerinin ne kadar da akıllı olduklarını düşünürler.
Toplum içinde yüksek sesle ve kaba konuşmak onların karakteridir. Kelime hazneleri kıt olduğundan, her iki sözcükten biri küfürdür. Gün içinde kendilerini ancak 150 kelime ile ifade ederler. Yollara tükürmek ve sümkürmek, kartvizitidir onların.
Dikkat etmişsinizdir; plajda 4’lü, 5’li gruplar halinde dolaşırlar ki, aynı zamanda koloniler halinde yaşarlar. Denizde, sürekli deve güreşi yaparlar, çok da eğlenirler. Kumsalda durmaksızın yuvarlanırlar. Gözleri dışında her yanları kumdur. O vaziyette gözlerine kestirdikleri bir bayanın etrafını çevirir, yüzükoyun yatıp, ellerini çenelerinin altında birleştirip sabırla saatlerce o hanımı keserler.
Aynı anda uzandıkları yerden fırlayıp naralar atarak (bazıları böğürmeye benzer sesler de çıkarır) denize koşarlar. (Konuşmadan nasıl anlaşabildikleri de merak konusudur.) Ortalık bir anda karışır. İnsanlar kenara çekilirlerken, çocuklar ezilmekten zor kurtulurlar. Bu koşuşturma esnasında, güneşlenen insanlara kum, kurumaya çalışanlara da su sıçratırlar.
Fazla açılmamaları için kendilerini uyaran, cankurtaran görevlilerini bile, birlik olup döverler. İnatla açılırlar ve boğulurlar…
Bazıları, plajda köfte mangal yapmak için, güneşin altında çırpınıp dururlar. Ardından, kumların üstünde karpuz kesip yemeğe uğraşsalar da nafile. Kumlara bulanmış karpuzları temizleyip yemek mümkün olmadığından, bu keyifleri yarım kalır. Zaten karpuz kabuklarını ve diğer artıklarını (içtikten sonra boş bira şişelerini kırarlar) orada bırakıp giderler. Bu amele yanıklı tiplerin denizle pek işleri olmaz. Bunlar ayrı bir kolonidir. Kızgın güneş altında, çoluk çocuk akşama kadar oturmakla iyi bir tatil yaptıklarını zannederler. Evlerine döndüklerinde, “Bu hafta Şile’deydik” diye hava atarlar…
Akıldan, mantıktan, görgüden ve zarafetten yoksun bu insanlarla anlaşabilmek pek mümkün değildir. Hak, hukuk ve evrensel kavramlar bunlara uzak olduğundan, kendi doğrularıyla hareket ederler ve başkalarının ne düşündüğü hiçbir anlam taşımaz.
Yarı cahil olan bu tipler, hiçbir eğitimi kabul etmedikleri gibi, eğitime ihtiyaçları olduğunun dahi farkında değildirler. Sözünü ettiğimiz evrensel değerlere düşmandırlar. Medeniyetle ve toplumsal değerlerle inatlaşırlar. Bu uğurda kaba kuvvet kullanmaktan da asla çekinmezler. Cahil birine cahil olduğunu anlatabilirsiniz. O, bunu anlar.
Ancak, yarı cahil birine hiçbir şey anlatamazsınız.!
Ev, iş yeri ve arabalarında dinledikleri müziği, başkalarının da dinlemelerini isterler ve sesi sonuna kadar açarlar. Uyarılarınıza aldırmazlar. Büyük bir keyif alıp, sırıtırlar üstelik. Bu umursamaz halleri, zavallılık, bencillik, sınırlı bir mantığın ve ben merkezciliğin bir göstergesidir.
Birkaç yıldan beri de, telefon magandaları türemiştir. Topluluk içinde yüksek sesle bitmek tükenmek bilmeyen konuşmalar yaparlar. Sinema, tiyatro, konser ve toplantılarda uyarı yapılmasına rağmen hep, onların telefonları çalar.
Barların, cafelerin önünde onlara sıkça rastlarız. İnsanca eğlenmeye gelen insanları sürekli taciz edip huzursuzluk yaratırlar. Tüm kavgalar onların yüzünden çıkar. Gecenin de tadı tuzu kalmaz. Onların yüzünden karakolda sabahlanır.
Neyse, bu kadar anlatımdan sonra onları tanımışsınızdır artık.
Bakın, orada tam karşınızda bir tane var.
Sabri KAYACIK
MORALİM BOZUK!
MORALİM BOZUK!
Nasıl olmasın ki, bu kadar önemli hadiseler olurken moralim nasıl bozuk olmasın ki?
Koca bir ülkeyi avuçlarımızdan kayıp gidiyor görürken, nasıl moral kalır ki insanda?
Gürcistan ile Rusya arasında, “Önceden, ince hesaplarla tasarlanmış.” çıkan o, aptal savaş… İleriki günlerde karşımıza çıkacak olan yine o, ince hesapların getirmiş olduğu açılımlar; hepimizi, hatta dünyayı bile “şok” edecek!
İşte; Bir ülkenin kaderine yön verecek stratejist’lerin ve analist’lerin önemi burada ortaya çıkıyor. “Onlar ki, olayları yaratırlar ve yaşatırlar. Olaylara seyirci kalmazlar!” Yukarıda söz etmiştik: Gürcistan Savaşı ve sonrası…
Yok yere ölen, yüzlerce masum insan, yaşlı, çocuk, bebek, hasta…
Güya, yaralı insanlara yardım götürme hikâyesiyle, Montrö Antlaşması’na rağmen boğazlarımızdan geçip, Karadeniz’e giderken, elimiz koynumuzda, sadece seyredip, bakakaldığımız Alman, Hollanda, İspanya, Polonya ve Amerikan savaş gemileri…
“Madem uyulmayacaktı, bu antlaşma neden yapıldı ki?” diye sormadan da yapamıyor insan.
Bu durumda, başımızın çok ciddi dertte olduğunu anlayamayan siyasiler!
Olup bitenlere çaresizce, sessizce ve uzaktan bakmayı tercih eden, ekonomik çöküntü ve moral yılgınlığı içinde olan halk!
Devletin partileri için verdiği trilyonları kendi aralarında kırıştıkları ve harcamalarının hesabını veremedikleri, sahte evraklar düzenledikleri için mahkûm olan eski siyasiyi affedenler!
Yaz boyunca, ormanlarımız cayır cayır yanarken, yangın uçağı alacak para bulamayanlar, her ne hikmetse, emekli olmuş memuruna, anında bir trilyon değerinde Audi’nin en son modelini alıp verebiliyorlar.
İran Cumhurbaşkanı ülkemizi ziyaret ettiğinde, Anıtkabir’i ziyaret etmeyi reddetme cesaretini gösterebiliyor ve biz bunu önemsemiyoruz. “Önemsiz bir ayrıntı.” diyebiliyoruz.
Yeni çıkacak 200 TL’lik banknotlarımızın üzerine, sarığı ile Yunus Emre konulmuş. Atatürk silinmeye çalışılıyor, farkında bile değiliz!
Ülkenin sulak alanlarının, göllerinin, derelerinin, nehirlerinin, dağlarının, ovalarının, meralarının, çayırlarının, sahillerinin, koylarının, ormanlarının, erozyonla yok olan topraklarının felâkete yol açacağını söylemekten, anlatmaktan, dillerinde tüy biten çevrecilere, boşta gezen işsiz güçsüz insanlar diyen birilerinin olması, tabii ki moral bozar.
Öyle zaman gelir ki, tüm bu olumsuzlukları artık kanıksamaya, doğru gibi görmeye ve kabul etmeye başlarız.
Ancak benim gördüğüm o ki, ortada bir tiyatro (tragedya) oynanmaktadır. Bizler de bu oyunun birer parçasıyız.
Kimimiz oyuncu, kimimiz figüran, kimimiz de seyirci durumundayız. (Bazılarımız dekoru hazırlar, bazılarımız da malzeme taşır.)
Şimdi merak ettiğim şu; oyunun sonu nasıl bitecek?
Bunu bilemiyorum, çünkü senaryoyu hiç birimize göstermediler.
Bunu kendimiz düşünelim ve akıl yürütelim.
Oyunun sonunu görelim!
*Aslında, siz bu yazıyı ciddiye almayın. Akşam yemeğinde pilavı fazla kaçırmışım, rüyada gördüklerimi anlattım size…!
26.08.2008 Sabri KAYACIK
Nasıl olmasın ki, bu kadar önemli hadiseler olurken moralim nasıl bozuk olmasın ki?
Koca bir ülkeyi avuçlarımızdan kayıp gidiyor görürken, nasıl moral kalır ki insanda?
Gürcistan ile Rusya arasında, “Önceden, ince hesaplarla tasarlanmış.” çıkan o, aptal savaş… İleriki günlerde karşımıza çıkacak olan yine o, ince hesapların getirmiş olduğu açılımlar; hepimizi, hatta dünyayı bile “şok” edecek!
İşte; Bir ülkenin kaderine yön verecek stratejist’lerin ve analist’lerin önemi burada ortaya çıkıyor. “Onlar ki, olayları yaratırlar ve yaşatırlar. Olaylara seyirci kalmazlar!” Yukarıda söz etmiştik: Gürcistan Savaşı ve sonrası…
Yok yere ölen, yüzlerce masum insan, yaşlı, çocuk, bebek, hasta…
Güya, yaralı insanlara yardım götürme hikâyesiyle, Montrö Antlaşması’na rağmen boğazlarımızdan geçip, Karadeniz’e giderken, elimiz koynumuzda, sadece seyredip, bakakaldığımız Alman, Hollanda, İspanya, Polonya ve Amerikan savaş gemileri…
“Madem uyulmayacaktı, bu antlaşma neden yapıldı ki?” diye sormadan da yapamıyor insan.
Bu durumda, başımızın çok ciddi dertte olduğunu anlayamayan siyasiler!
Olup bitenlere çaresizce, sessizce ve uzaktan bakmayı tercih eden, ekonomik çöküntü ve moral yılgınlığı içinde olan halk!
Devletin partileri için verdiği trilyonları kendi aralarında kırıştıkları ve harcamalarının hesabını veremedikleri, sahte evraklar düzenledikleri için mahkûm olan eski siyasiyi affedenler!
Yaz boyunca, ormanlarımız cayır cayır yanarken, yangın uçağı alacak para bulamayanlar, her ne hikmetse, emekli olmuş memuruna, anında bir trilyon değerinde Audi’nin en son modelini alıp verebiliyorlar.
İran Cumhurbaşkanı ülkemizi ziyaret ettiğinde, Anıtkabir’i ziyaret etmeyi reddetme cesaretini gösterebiliyor ve biz bunu önemsemiyoruz. “Önemsiz bir ayrıntı.” diyebiliyoruz.
Yeni çıkacak 200 TL’lik banknotlarımızın üzerine, sarığı ile Yunus Emre konulmuş. Atatürk silinmeye çalışılıyor, farkında bile değiliz!
Ülkenin sulak alanlarının, göllerinin, derelerinin, nehirlerinin, dağlarının, ovalarının, meralarının, çayırlarının, sahillerinin, koylarının, ormanlarının, erozyonla yok olan topraklarının felâkete yol açacağını söylemekten, anlatmaktan, dillerinde tüy biten çevrecilere, boşta gezen işsiz güçsüz insanlar diyen birilerinin olması, tabii ki moral bozar.
Öyle zaman gelir ki, tüm bu olumsuzlukları artık kanıksamaya, doğru gibi görmeye ve kabul etmeye başlarız.
Ancak benim gördüğüm o ki, ortada bir tiyatro (tragedya) oynanmaktadır. Bizler de bu oyunun birer parçasıyız.
Kimimiz oyuncu, kimimiz figüran, kimimiz de seyirci durumundayız. (Bazılarımız dekoru hazırlar, bazılarımız da malzeme taşır.)
Şimdi merak ettiğim şu; oyunun sonu nasıl bitecek?
Bunu bilemiyorum, çünkü senaryoyu hiç birimize göstermediler.
Bunu kendimiz düşünelim ve akıl yürütelim.
Oyunun sonunu görelim!
*Aslında, siz bu yazıyı ciddiye almayın. Akşam yemeğinde pilavı fazla kaçırmışım, rüyada gördüklerimi anlattım size…!
26.08.2008 Sabri KAYACIK
BİZ NASIL AYRILDIK?
BİZ NASIL AYRILDIK?
*Laikler / Anti laikler.
*Hukuk’a başvuranlar / Ulema’ya danışanlar.
*Günaydın’la selamlayanlar / Selâmunaleyküm diyenler.
*Ne mutlu Türk’üm diyenler / Türkiye’liyim diyenler.
*Şeker Bayramı kutlu olsun diyenler / Ramazan Bayramı mübarek olsun diyenler.
*Yılbaşı kutlaması yapanlar / Kutlu doğum haftası kutlayanlar.
*Atatürk rozeti taşıyanlar / Osmanlı arması takanlar.
*Kravat takanlar / Yakasız gömlek giyenler.
*Halk Eğitim Merkezi kurslarına gidenler / İSMEK Kurslarına gidenler.
*Rakı ve Şarap içenler / Limonata ve Şerbet içenler.
*Losyon kullananlar / Hacı yağı sürenler.
*Orucunu zeytin ile açanlar / orucunu hurma ile açanlar.
*Diş macunu kullananlar / Misvak kullanmakta direnenler.
*Ailece, kadın erkek birlikte oturanlar / Haremlik selamlık ayrılanlar.
*Tatillerinde İtalya’yı tercih edenler / Umreye gidenler.
*Masa başında yemek yiyenler / Yer sofrasını tercih edenler.
*Kasket giyenler / Takke ile dolaşanlar.
*Evlâtlarını Kolejde okutanlar / Evlâtlarını İmam Hatip Lisesine gönderenler.
*Matematik olimpiyatları düzenleyenler / En iyi Kur’an okuma yarışması düzenleyenler
*Nutuk okuyanlar / Veda Hutbesi okuyanlar.
*Klasik müzik dinleyenler / İlâhi dinleyenler.
*Her gün sakal traşı olanlar / Badem bıyık ya da kürek sakalla dolaşanlar.
*Avrupa kültürünü tercih edenler / Arap kültüründe ısrar edenler.
*Orkestra eşliğinde dans edip şarkı söyleyenler / Zikir törenlerinde Def çalıp baş sallayanlar.
*Kadınların sosyal hayatın içinde olmasını isteyenler / Kadınları evde oturtanlar.
*Anıtkabir’e, Çanakkale’ye, Kocatepe’ye, Sarıkamış’a gezi düzenleyenler / Yatır, Türbe, Hazretleri ve Camii’lere gezi düzenleyenler.
*Mitinglerini meydanlarda yapanlar / Mitinglerini, Cuma çıkışı Camii önlerinde yapanlar.
*Kızılay’a bağışta bulunanlar / Deniz Feneri’ne bağışta bulunanlar.
*Kurban derilerini Türk Hava Kurumuna verenler / Kurban derilerini Dini vakıflara verenler.
*Kurtuluş filminde heyecanlananlar / Çağrı filminde ağlayanlar.
*Pop müziği dinleyenler / İslâmi pop yaratanlar.
*Avrupa Birliği tarafı olanlar / İslâm Birliği tarafı olanlar.
*Ulusalcı olanlar / Ümmetçi olanlar.
*Kanal Biz takılanlar / Kanal 7 takılanlar.
*Denize mayo ile girenler / Denize haşama ile girenler.
*Yedi renk ile barışık olanlar / Kara’dan başka rengi olmayanlar.
Oysa, biz hepimiz bu ülkenin insanlarıyız. Ülkemizi birlikte düşmanlardan kurtardık. Cumhuriyeti birlikte kurduk. Komşumuz açken, biz tok uyuyamadık.
Neyimiz varsa paylaştık. Kapımıza geleni Tanrı misafiri bildik. Kendimiz yerde, konuğumuzu döşekte yatırdık.
Hâl böyleyken, bu ayrımcılık da nesi.
Daha fazla geç olmadan aklımızı başımıza toplayalım…
Başka Türkiye yok. Bize, bizden başka dost da yok.
Şimdi, düşmana inat, en baştan başlayıp …
“Dağ başını duman almış” marşıyla yürüyelim.
Sevelim, sevilelim. Gelin canlar bir olalım!
01.10.2008 Sabri KAYACIK
*Laikler / Anti laikler.
*Hukuk’a başvuranlar / Ulema’ya danışanlar.
*Günaydın’la selamlayanlar / Selâmunaleyküm diyenler.
*Ne mutlu Türk’üm diyenler / Türkiye’liyim diyenler.
*Şeker Bayramı kutlu olsun diyenler / Ramazan Bayramı mübarek olsun diyenler.
*Yılbaşı kutlaması yapanlar / Kutlu doğum haftası kutlayanlar.
*Atatürk rozeti taşıyanlar / Osmanlı arması takanlar.
*Kravat takanlar / Yakasız gömlek giyenler.
*Halk Eğitim Merkezi kurslarına gidenler / İSMEK Kurslarına gidenler.
*Rakı ve Şarap içenler / Limonata ve Şerbet içenler.
*Losyon kullananlar / Hacı yağı sürenler.
*Orucunu zeytin ile açanlar / orucunu hurma ile açanlar.
*Diş macunu kullananlar / Misvak kullanmakta direnenler.
*Ailece, kadın erkek birlikte oturanlar / Haremlik selamlık ayrılanlar.
*Tatillerinde İtalya’yı tercih edenler / Umreye gidenler.
*Masa başında yemek yiyenler / Yer sofrasını tercih edenler.
*Kasket giyenler / Takke ile dolaşanlar.
*Evlâtlarını Kolejde okutanlar / Evlâtlarını İmam Hatip Lisesine gönderenler.
*Matematik olimpiyatları düzenleyenler / En iyi Kur’an okuma yarışması düzenleyenler
*Nutuk okuyanlar / Veda Hutbesi okuyanlar.
*Klasik müzik dinleyenler / İlâhi dinleyenler.
*Her gün sakal traşı olanlar / Badem bıyık ya da kürek sakalla dolaşanlar.
*Avrupa kültürünü tercih edenler / Arap kültüründe ısrar edenler.
*Orkestra eşliğinde dans edip şarkı söyleyenler / Zikir törenlerinde Def çalıp baş sallayanlar.
*Kadınların sosyal hayatın içinde olmasını isteyenler / Kadınları evde oturtanlar.
*Anıtkabir’e, Çanakkale’ye, Kocatepe’ye, Sarıkamış’a gezi düzenleyenler / Yatır, Türbe, Hazretleri ve Camii’lere gezi düzenleyenler.
*Mitinglerini meydanlarda yapanlar / Mitinglerini, Cuma çıkışı Camii önlerinde yapanlar.
*Kızılay’a bağışta bulunanlar / Deniz Feneri’ne bağışta bulunanlar.
*Kurban derilerini Türk Hava Kurumuna verenler / Kurban derilerini Dini vakıflara verenler.
*Kurtuluş filminde heyecanlananlar / Çağrı filminde ağlayanlar.
*Pop müziği dinleyenler / İslâmi pop yaratanlar.
*Avrupa Birliği tarafı olanlar / İslâm Birliği tarafı olanlar.
*Ulusalcı olanlar / Ümmetçi olanlar.
*Kanal Biz takılanlar / Kanal 7 takılanlar.
*Denize mayo ile girenler / Denize haşama ile girenler.
*Yedi renk ile barışık olanlar / Kara’dan başka rengi olmayanlar.
Oysa, biz hepimiz bu ülkenin insanlarıyız. Ülkemizi birlikte düşmanlardan kurtardık. Cumhuriyeti birlikte kurduk. Komşumuz açken, biz tok uyuyamadık.
Neyimiz varsa paylaştık. Kapımıza geleni Tanrı misafiri bildik. Kendimiz yerde, konuğumuzu döşekte yatırdık.
Hâl böyleyken, bu ayrımcılık da nesi.
Daha fazla geç olmadan aklımızı başımıza toplayalım…
Başka Türkiye yok. Bize, bizden başka dost da yok.
Şimdi, düşmana inat, en baştan başlayıp …
“Dağ başını duman almış” marşıyla yürüyelim.
Sevelim, sevilelim. Gelin canlar bir olalım!
01.10.2008 Sabri KAYACIK
NASIL YANİ?
NASIL YANİ?
En büyük bayramı kutladık: 30 Ağustos Zafer Bayramı.
Diğer adıyla, “Başkomutanlık Meydan Muharebesi!”
Ülkemiz o günlerde, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgali altındaydı. Hatta İzmir’de o dönem çekilmiş işgal fotoğraflarından anlıyoruz ki, Amerika bile vardı.
Düşmanı yendik, denize döktük, ülkeden kovduk diye, yıllarca “Bayram” olarak coşkuyla kutladık. Ne çok sevinmiştik!
Durdum, düşündüm. Garip bir durum çıktı ortaya…
Dedelerimiz onlardan kurtardığında, ülke bu durumda değildi ki!
Bayram sonrası, bu sevincim kısa sürdü. Neden mi?
Ülkeden kovduklarımız, güzel ülkemizi daha beter olarak işgal etmişler de, farkına varamamışız!
Bayram günü; Amerikan uçakları ile gösteri yapıp, Alman tanklarının geçişini alkışladık. İtalyan paraşütleriyle atlayan askerlerimizi, hayranlıkla setrettik.
Ertesi gün…
RAY BAN gözlüklerimi taktım.
Eşimim ki GUCCI, kızımın BENNETTON.
İtalyan arabamıza bindik. Fransız TOTAL’den benzin alıp, Alman Mağazası METRO’ya gittik. Oradan Fransız CARREFOUR’a…
Kızım kendine bir çift CONVERSE alıp, bir de dergi seçti: NATIONALGEOGRAFHIC.
Kuzeni için de GO GIRL, DREAM ve DISNEY PLAY HOUSE aldı.
Eşime INSTYLE, COUNTRY HOMES, HELLO, MADAM FIGARO.
Bana da CLASSIC CAR ve VOYAGER dergileri aldık.
Önümüzdeki hafta tatile çıkıyoruz. Bir şişe de 7 STARS Yunan METAXA almayı unutmadım.
Tatil dedim de, aklıma geldi.
Otele vardığımızda ilk, RECEPTİON’a uğrayacağız. Valizlerimizi BELL BOY taşıyacak, odamızı HOUSE MAID temizleyecek.
Akşam, PARADISE SALOON’da dinner alıp, Turkish Coffee için ROOF’ta olacağız.
Kahvaltı saatinde, …MEDIA TOWER’S ta basılan gazetelerimiz masada olacak.
Neyse konumuza gelelim…
FRANSIZ Marketi’ne, YUNAN Bankası’nın FINANS Kartı ile ödeme yaptık.
Yolda, SHELL tesislerinde mola verip, dinlendik.
Birer fincan NESCAFE içip, Nescafe’lerimizin yanında MILKA çikolata yedik.
Eve geldik…
SONY müzik setimizi açıp, POWER FM dinlerken,
“Neler almışız?” diye poşetleri açtık.
Kendim için aldığım mizah dergisini buldum, onca eşyanın arasından;
L-Manyak…
02.09.2008 Sabri KAYACIK
En büyük bayramı kutladık: 30 Ağustos Zafer Bayramı.
Diğer adıyla, “Başkomutanlık Meydan Muharebesi!”
Ülkemiz o günlerde, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgali altındaydı. Hatta İzmir’de o dönem çekilmiş işgal fotoğraflarından anlıyoruz ki, Amerika bile vardı.
Düşmanı yendik, denize döktük, ülkeden kovduk diye, yıllarca “Bayram” olarak coşkuyla kutladık. Ne çok sevinmiştik!
Durdum, düşündüm. Garip bir durum çıktı ortaya…
Dedelerimiz onlardan kurtardığında, ülke bu durumda değildi ki!
Bayram sonrası, bu sevincim kısa sürdü. Neden mi?
Ülkeden kovduklarımız, güzel ülkemizi daha beter olarak işgal etmişler de, farkına varamamışız!
Bayram günü; Amerikan uçakları ile gösteri yapıp, Alman tanklarının geçişini alkışladık. İtalyan paraşütleriyle atlayan askerlerimizi, hayranlıkla setrettik.
Ertesi gün…
RAY BAN gözlüklerimi taktım.
Eşimim ki GUCCI, kızımın BENNETTON.
İtalyan arabamıza bindik. Fransız TOTAL’den benzin alıp, Alman Mağazası METRO’ya gittik. Oradan Fransız CARREFOUR’a…
Kızım kendine bir çift CONVERSE alıp, bir de dergi seçti: NATIONALGEOGRAFHIC.
Kuzeni için de GO GIRL, DREAM ve DISNEY PLAY HOUSE aldı.
Eşime INSTYLE, COUNTRY HOMES, HELLO, MADAM FIGARO.
Bana da CLASSIC CAR ve VOYAGER dergileri aldık.
Önümüzdeki hafta tatile çıkıyoruz. Bir şişe de 7 STARS Yunan METAXA almayı unutmadım.
Tatil dedim de, aklıma geldi.
Otele vardığımızda ilk, RECEPTİON’a uğrayacağız. Valizlerimizi BELL BOY taşıyacak, odamızı HOUSE MAID temizleyecek.
Akşam, PARADISE SALOON’da dinner alıp, Turkish Coffee için ROOF’ta olacağız.
Kahvaltı saatinde, …MEDIA TOWER’S ta basılan gazetelerimiz masada olacak.
Neyse konumuza gelelim…
FRANSIZ Marketi’ne, YUNAN Bankası’nın FINANS Kartı ile ödeme yaptık.
Yolda, SHELL tesislerinde mola verip, dinlendik.
Birer fincan NESCAFE içip, Nescafe’lerimizin yanında MILKA çikolata yedik.
Eve geldik…
SONY müzik setimizi açıp, POWER FM dinlerken,
“Neler almışız?” diye poşetleri açtık.
Kendim için aldığım mizah dergisini buldum, onca eşyanın arasından;
L-Manyak…
02.09.2008 Sabri KAYACIK
NE ÇOK ÖZLEMİŞİM “YAĞMUR”U…
NE ÇOK ÖZLEMİŞİM “YAĞMUR”U…
Aylardır beklemiştim o eşiz anı.
Şimşek çakmasını, hemen akabinde gök gürültüsünü, karabulutların üzerimizi kaplamasını… Birden soğuyan havayı, yağmur öncesi, martıların uçuş seremonisini, nasılda özlemişim.
Nasıl da özlemişim bardaktan boşanırcasına sicim gibi yağan yağmuru;
Yağmurdan sonraki toprak kokusunu…
Toprak kokusu benzersizdir. O, tabiatın, tabiat ananın kokusudur. “Ana kokusudur!”
Sakinleştirir insanı, baş dönmesi yapar hafiften. Doyasıya içime çekmekten kendimi alamam, “Ana kokusunu”.
Tarifsiz bir tutku yaratır ruhumda. Bu tutku, derin bir saygı uyandırır bende.
Yağmur sonrası, çiçekler bile başka açar, çimenler başka yeşerir. Tüm ağaçlar başka bir güzelliğe bürünür.
Çocukluğumda, bir tekerleme söylerdik: “Yağmur yağıyor, Arap kızı camdan bakıyor.”
Hem de, yüzlerce kez söylerdik de, usanmazdık.
Ama şimdiye kadar bi türlü göremedim, o camdan bakan Arap kızını! Oysa yağmurda gözüm hep camlardaydı.
Yağmurun getirdiği o hoş serinlik, temiz, duru, saf, taze hava hemen fark edilir. Atmosfer daha bir ışıldar sanki.
Yağan yağmurun yarattığı, o kendine has doğal sesi, müzik olarak algılarım ben. Başka bir ses, başka bir gürültü istemem o esnada. Uzun süre, o güzelim müziğini dinlerim doğa ananın. Tabiata saygım bir kez daha artar benim.
Saçak altlarında, damların oluşturduğu, ritmik olsa da olmasa da, o muazzam perküsyon daha da etkileyicidir benim için.
Yaprakların hemen ucunda, düşmesine ramak kalmış, damlanın o inanılmaz ışıltısını gördüğümde yüreğim coşar! Sonra, o düşer… Yerine yenileri gelir.
Şaşkınlık ve tarifsiz duygular içinde, tüm bu olup bitenleri gözlemlerken birden, ileride, ötede, az uzakta, elimi uzatsan dokunabileceğim hissi uyandıran gökkuşağı çıkar karşıma!
Şaşkınlığım daha da artar, afallarım. Kimseye bir şey söylemeden, kendi kendime içinden şöyle derim birkaç kez;
”Tanrım, bu güzellikleri yaşabilmem için, ben sana ne iyilik yaptım ki…!”
“Hadi!” derim eşime; gidiyoruz!
—Nereye?
Yürüyüşe.
—İyi de, yağmur yağıyor!
İyi ya işte, biz de yağmurda yürüyeceğiz.
—E ıslanırız!?
Islanmak için yürüyeceğiz zaten…
Çıkarız… Yarım saat yürürüz yağmurda. İliklerimize kadar ıslanırız. Yağmurda ıslanmış olmanın keyfini çıkarırız.
Doğanın parçası oluveririz, umurumuzda bile olmaz dünya!
“Delisin sen!” der eşim. Deliyim ya! Özlemişim yağmuru. Akıl mı kalmış bende!
Hem, akıllı olmak kimin umurunda ki?
Takılırım ona: “Akıllı olup da dünya ile uğraşacağıma, deli olurum dünya benimle uğraşır!”
Sonrasında yağmur geçer, güneş çıkar. Dilime şu şarkı takılır;
“Gel yağmur ol, gel. Gel rüzgâr ol gel.”
29.07.2008 Sabri KAYACIK
Aylardır beklemiştim o eşiz anı.
Şimşek çakmasını, hemen akabinde gök gürültüsünü, karabulutların üzerimizi kaplamasını… Birden soğuyan havayı, yağmur öncesi, martıların uçuş seremonisini, nasılda özlemişim.
Nasıl da özlemişim bardaktan boşanırcasına sicim gibi yağan yağmuru;
Yağmurdan sonraki toprak kokusunu…
Toprak kokusu benzersizdir. O, tabiatın, tabiat ananın kokusudur. “Ana kokusudur!”
Sakinleştirir insanı, baş dönmesi yapar hafiften. Doyasıya içime çekmekten kendimi alamam, “Ana kokusunu”.
Tarifsiz bir tutku yaratır ruhumda. Bu tutku, derin bir saygı uyandırır bende.
Yağmur sonrası, çiçekler bile başka açar, çimenler başka yeşerir. Tüm ağaçlar başka bir güzelliğe bürünür.
Çocukluğumda, bir tekerleme söylerdik: “Yağmur yağıyor, Arap kızı camdan bakıyor.”
Hem de, yüzlerce kez söylerdik de, usanmazdık.
Ama şimdiye kadar bi türlü göremedim, o camdan bakan Arap kızını! Oysa yağmurda gözüm hep camlardaydı.
Yağmurun getirdiği o hoş serinlik, temiz, duru, saf, taze hava hemen fark edilir. Atmosfer daha bir ışıldar sanki.
Yağan yağmurun yarattığı, o kendine has doğal sesi, müzik olarak algılarım ben. Başka bir ses, başka bir gürültü istemem o esnada. Uzun süre, o güzelim müziğini dinlerim doğa ananın. Tabiata saygım bir kez daha artar benim.
Saçak altlarında, damların oluşturduğu, ritmik olsa da olmasa da, o muazzam perküsyon daha da etkileyicidir benim için.
Yaprakların hemen ucunda, düşmesine ramak kalmış, damlanın o inanılmaz ışıltısını gördüğümde yüreğim coşar! Sonra, o düşer… Yerine yenileri gelir.
Şaşkınlık ve tarifsiz duygular içinde, tüm bu olup bitenleri gözlemlerken birden, ileride, ötede, az uzakta, elimi uzatsan dokunabileceğim hissi uyandıran gökkuşağı çıkar karşıma!
Şaşkınlığım daha da artar, afallarım. Kimseye bir şey söylemeden, kendi kendime içinden şöyle derim birkaç kez;
”Tanrım, bu güzellikleri yaşabilmem için, ben sana ne iyilik yaptım ki…!”
“Hadi!” derim eşime; gidiyoruz!
—Nereye?
Yürüyüşe.
—İyi de, yağmur yağıyor!
İyi ya işte, biz de yağmurda yürüyeceğiz.
—E ıslanırız!?
Islanmak için yürüyeceğiz zaten…
Çıkarız… Yarım saat yürürüz yağmurda. İliklerimize kadar ıslanırız. Yağmurda ıslanmış olmanın keyfini çıkarırız.
Doğanın parçası oluveririz, umurumuzda bile olmaz dünya!
“Delisin sen!” der eşim. Deliyim ya! Özlemişim yağmuru. Akıl mı kalmış bende!
Hem, akıllı olmak kimin umurunda ki?
Takılırım ona: “Akıllı olup da dünya ile uğraşacağıma, deli olurum dünya benimle uğraşır!”
Sonrasında yağmur geçer, güneş çıkar. Dilime şu şarkı takılır;
“Gel yağmur ol, gel. Gel rüzgâr ol gel.”
29.07.2008 Sabri KAYACIK
NEREDEN GELİYOR BU DEĞİRMENİN SUYU.?
NEREDEN GELİYOR BU DEĞİRMENİN SUYU.?
Günümüzden, yaklaşık 100 Yıl önce yaşanmış gerçek bir hikayedir bu.
İsaköy, Gökmaslı, Şüayipli, Kabakoz, Karacaköy, Akçakese vs. Tüm civar köylerde tarım ziraat yapılarak hayat idame ettirilir di.
Ziraat işi ilerleyince, tahıl hububat üretimi de doğal olarak artış göstermiştir. Bu nedenle, ekmek yapımının daha kolay olması, üretilen buğdayların öğütülüp un haline getirilebilmesi için bir “Su değirmenine” ihtiyaç olduğunu düşünen reçber Osman dayı. Hemen işe koyulur.
Göksu deresi üzerinde, tüm mekanik aksamı ahşap olmak üzere hayalini kurduğu Su değirmenini inşa eder ve çalıştırır. Osman dayının adı da, “Değirmenci Osman” olarak köylüler tarafından tescillenir.
Tam, 40 Yıl değirmencilik yapar. 40 Yıl buğday öğütür. Köylülerden bu emeğinin karşılığını para olarak değil, buğday olarak alır.
Örneğin; 10 Kile Buğday öğütme bedeli, 2 Kile olarak belirlenmiştir. ( 1 Kile = 9 Kg. )
Değirmenciliğinin son yıllarında, köylüler artık kendisine buğday öğütmeye gelmemeye başlarlar. Değirmenci Osman bu duruma bir anlam veremez. Sorar insanlara, “Ne oldu, neden artık değirmenime buğday öğütmeye gelmiyorsunuz.?”
Yanıt, şaşırtıcıdır…Şüayipli köyü Esen tepe mevkiinde bir “Yel değirmeni “ çalıştırılmakta ve “10 Kile” buğday öğütmenin karşılığı da “1 Kile” olarak alınmaktadır.Bu nedenle köylüler burasını tercih etmektedirler.
Bu duruma pek bir anlam veremez Değirmenci Osman. Yel değirmeni de ne demektir. O zaman kadar hiç yel değirmeni görmemiştir ki.?
Merakını gidermek için, adı geçen köye ve Yel değirmeninin olduğu yere gider. Değirmen sahibi ile tanışır. Bu değirmenin nasıl çalıştığını anlatmasını ister.
Kendisini dışarıya davet eder değirmenci. İşte; der. Değirmenin yelkenleri. Rüzgar yelkenleri döndürür. Buğdayı öğütür.
Değirmenci Osman, mmm…Tamam anladım. Deyip ayrılır oradan. Ama kafasına bir şey takılmıştır. Tekrar geri döner…
Peki, der, unu nasıl öğütüyor bu değirmen onu anlamadım.?
Tekrar anlatır. Bak, der. Yelkenler döner, dişlileri harekete geçirir. Dişliler bağlı bulunduğu şaftı döndürür. Şaft da, şurada gördüğün değirmen taşını çevirir. Böylelikle buğdayı öğütürsün.
Değirmenci Osman;. Şimdi anladım. Deyip tekrar ayrılır oradan…
Yine kafasına bir şey takılmış, çözememiştir olayı. Dönüp gelir tekrar.
Yel değirmenci şaşkın “Yine ne oldu.?” Diye sorar.
Değirmenci Osman: “Aga, kusura bakma ama, ben şunu anlamadım. Nerden geliyor bu değirmenin suyu…?”
Sabri KAYACIK
Günümüzden, yaklaşık 100 Yıl önce yaşanmış gerçek bir hikayedir bu.
İsaköy, Gökmaslı, Şüayipli, Kabakoz, Karacaköy, Akçakese vs. Tüm civar köylerde tarım ziraat yapılarak hayat idame ettirilir di.
Ziraat işi ilerleyince, tahıl hububat üretimi de doğal olarak artış göstermiştir. Bu nedenle, ekmek yapımının daha kolay olması, üretilen buğdayların öğütülüp un haline getirilebilmesi için bir “Su değirmenine” ihtiyaç olduğunu düşünen reçber Osman dayı. Hemen işe koyulur.
Göksu deresi üzerinde, tüm mekanik aksamı ahşap olmak üzere hayalini kurduğu Su değirmenini inşa eder ve çalıştırır. Osman dayının adı da, “Değirmenci Osman” olarak köylüler tarafından tescillenir.
Tam, 40 Yıl değirmencilik yapar. 40 Yıl buğday öğütür. Köylülerden bu emeğinin karşılığını para olarak değil, buğday olarak alır.
Örneğin; 10 Kile Buğday öğütme bedeli, 2 Kile olarak belirlenmiştir. ( 1 Kile = 9 Kg. )
Değirmenciliğinin son yıllarında, köylüler artık kendisine buğday öğütmeye gelmemeye başlarlar. Değirmenci Osman bu duruma bir anlam veremez. Sorar insanlara, “Ne oldu, neden artık değirmenime buğday öğütmeye gelmiyorsunuz.?”
Yanıt, şaşırtıcıdır…Şüayipli köyü Esen tepe mevkiinde bir “Yel değirmeni “ çalıştırılmakta ve “10 Kile” buğday öğütmenin karşılığı da “1 Kile” olarak alınmaktadır.Bu nedenle köylüler burasını tercih etmektedirler.
Bu duruma pek bir anlam veremez Değirmenci Osman. Yel değirmeni de ne demektir. O zaman kadar hiç yel değirmeni görmemiştir ki.?
Merakını gidermek için, adı geçen köye ve Yel değirmeninin olduğu yere gider. Değirmen sahibi ile tanışır. Bu değirmenin nasıl çalıştığını anlatmasını ister.
Kendisini dışarıya davet eder değirmenci. İşte; der. Değirmenin yelkenleri. Rüzgar yelkenleri döndürür. Buğdayı öğütür.
Değirmenci Osman, mmm…Tamam anladım. Deyip ayrılır oradan. Ama kafasına bir şey takılmıştır. Tekrar geri döner…
Peki, der, unu nasıl öğütüyor bu değirmen onu anlamadım.?
Tekrar anlatır. Bak, der. Yelkenler döner, dişlileri harekete geçirir. Dişliler bağlı bulunduğu şaftı döndürür. Şaft da, şurada gördüğün değirmen taşını çevirir. Böylelikle buğdayı öğütürsün.
Değirmenci Osman;. Şimdi anladım. Deyip tekrar ayrılır oradan…
Yine kafasına bir şey takılmış, çözememiştir olayı. Dönüp gelir tekrar.
Yel değirmenci şaşkın “Yine ne oldu.?” Diye sorar.
Değirmenci Osman: “Aga, kusura bakma ama, ben şunu anlamadım. Nerden geliyor bu değirmenin suyu…?”
Sabri KAYACIK
O GÜNLERİ ÖZLÜYORUM…
O GÜNLERİ ÖZLÜYORUM…
Bu günleri yaşayıp gördükçe, o günleri gerçekten çok özlüyorum…
Ellerim, ayaklarım donana kadar kar topu oynamak istiyorum.
Çorapsız giydiğim, delik çizmelerle çamurda yürümeyi,
Ağaç tekerlekli arabalarımızla yokuş aşağı yarış yapmayı,
Çulluk avlamak için sertme kurmayı,
Ağzımın kenarlarından yağları aka- aka mancarlı börek yemeyi özlüyorum.
Ovada çobanlık yaparken keçinin memesinden süt sağıp çiğ- çiğ içmeyi,
Çelik çomak oynamayı,
Çember çevirmeyi,
Hayvanlara fiğ ve yonca toplamayı,
Harman dövmeyi özlüyorum.
Akşam komşuya gitmeyi,
Gidip de itibar görmeyi,
Komşu anne mutfakta çay demlerken o ince sesiyle söylediği türküyü ona çaktırmadan dinlemeyi,
Masa saati üstündeki o yem yiyor gibi görünen tavuğu seyretmeyi,
Duvarda asılı geyikli halının ayrıntılarına bakmayı özlüyorum.
Dedemin sigara sarmadaki ustalığını izlemeyi,
Büyüklerin sohbetlerini dinlemeyi,
Kuzine fırınında pişen kavşakların kokusunu,
Sabah olduğunda horozların ötüşünü,
Folluktan sıcak yumurtaları toplamayı özlüyorum.
Kediler, köpeklerle beraber köy fırınından çıkacak pideleri beklemeyi,
Bir tencere etli bulgur pilavına On beş kişi kaşık sallamayı,
Patlak topla o tozlu meydanda tek kale maç yapmayı,
Mızıkçılık yapanları makaraya sarmayı,
Köstek dikenlerinin ayaklarımızı yırtmasını özlüyorum.
Süt sağmaktan dönen ninemin ahır kokusunu,
Akşam sabah kurulan yer sofrasını,
Bebesini emziren annenin, o şevkâtli bakışını,
Babamın sekiz köşe şapkasını giydiğimde kendimi adam sanışımı,
Annemim tülbentindeki o benzersiz kokuyu özlüyorum.
Nur GÜZEY öğretmenin gül yüzünü,
Aydoğan MERİÇ hocanın gür sesini,
Okul çıkışında oyuna dalıp eve geç kalışımı,
Geç kaldığım için de annemden, eşek sudan gelinceye kadar dayak yiyişimi,
Sonradan dayanamayıp sarılıp avutmasını özlüyorum.
Armut ağacını taşlamayı, kara dut silkelemeyi, izmarit toplamayı, yok yere kavga edip, beş dakika sonra farkında bile olmadan barışıp oyuna devam etmeyi, candan arkadaşlığı, dostluğu, paylaşımı, içtenliği, çıkarsızlığı, samimiyeti, doğallığı, sıcak bir tebessümü, yürekten sevmeyi, tatlı dili, güler yüzü, gerçek insanı, insanlığı özlüyorum…!
6 Nisan 2009 Sabri KAYACIK
Bu günleri yaşayıp gördükçe, o günleri gerçekten çok özlüyorum…
Ellerim, ayaklarım donana kadar kar topu oynamak istiyorum.
Çorapsız giydiğim, delik çizmelerle çamurda yürümeyi,
Ağaç tekerlekli arabalarımızla yokuş aşağı yarış yapmayı,
Çulluk avlamak için sertme kurmayı,
Ağzımın kenarlarından yağları aka- aka mancarlı börek yemeyi özlüyorum.
Ovada çobanlık yaparken keçinin memesinden süt sağıp çiğ- çiğ içmeyi,
Çelik çomak oynamayı,
Çember çevirmeyi,
Hayvanlara fiğ ve yonca toplamayı,
Harman dövmeyi özlüyorum.
Akşam komşuya gitmeyi,
Gidip de itibar görmeyi,
Komşu anne mutfakta çay demlerken o ince sesiyle söylediği türküyü ona çaktırmadan dinlemeyi,
Masa saati üstündeki o yem yiyor gibi görünen tavuğu seyretmeyi,
Duvarda asılı geyikli halının ayrıntılarına bakmayı özlüyorum.
Dedemin sigara sarmadaki ustalığını izlemeyi,
Büyüklerin sohbetlerini dinlemeyi,
Kuzine fırınında pişen kavşakların kokusunu,
Sabah olduğunda horozların ötüşünü,
Folluktan sıcak yumurtaları toplamayı özlüyorum.
Kediler, köpeklerle beraber köy fırınından çıkacak pideleri beklemeyi,
Bir tencere etli bulgur pilavına On beş kişi kaşık sallamayı,
Patlak topla o tozlu meydanda tek kale maç yapmayı,
Mızıkçılık yapanları makaraya sarmayı,
Köstek dikenlerinin ayaklarımızı yırtmasını özlüyorum.
Süt sağmaktan dönen ninemin ahır kokusunu,
Akşam sabah kurulan yer sofrasını,
Bebesini emziren annenin, o şevkâtli bakışını,
Babamın sekiz köşe şapkasını giydiğimde kendimi adam sanışımı,
Annemim tülbentindeki o benzersiz kokuyu özlüyorum.
Nur GÜZEY öğretmenin gül yüzünü,
Aydoğan MERİÇ hocanın gür sesini,
Okul çıkışında oyuna dalıp eve geç kalışımı,
Geç kaldığım için de annemden, eşek sudan gelinceye kadar dayak yiyişimi,
Sonradan dayanamayıp sarılıp avutmasını özlüyorum.
Armut ağacını taşlamayı, kara dut silkelemeyi, izmarit toplamayı, yok yere kavga edip, beş dakika sonra farkında bile olmadan barışıp oyuna devam etmeyi, candan arkadaşlığı, dostluğu, paylaşımı, içtenliği, çıkarsızlığı, samimiyeti, doğallığı, sıcak bir tebessümü, yürekten sevmeyi, tatlı dili, güler yüzü, gerçek insanı, insanlığı özlüyorum…!
6 Nisan 2009 Sabri KAYACIK
OCAKLI ADA ve YABAN HAYATI
OCAKLI ADA ve YABAN HAYATI
Sabri KAYACIK
Mağrur görünümüyle, bin yıldır adanın üzerinde inatla ayakta kalmaya direnen zarafet timsali, Ocaklı Ada. O zarafet ki, bakmaktan, hem de dakikalarca onu seyretmekten keyif aldığımız Ocaklı ada.
Şu sıralar, gazetelerden takip ettiğimiz üzere, Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji bölümü tarafından restore edilmektedir.
Adamızın daha fazla yıpranmasının, hatta tamamen yıkılmasının önüne geçtikleri, olması gerektiği gibi restorasyona başlanıp tamamıyla yenilenmesi son derece değerli ve önemli çaba harcadıkları, ülkemiz, insanlık ve dünya kültür mirasına kazandırdıkları bu eser için, emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Ancak, öğrendiğim kadarıyla, restorasyon bittikten sonra, adanın iskana açılacağı, oraya, gazino, çay bahçesi, restoran, tuvalet, gezi ve seyir alanları yapılacağıdır.
...Ve adaya, insanların kullanımına açıldığında, ellerinde poşetler, ceplerinde içki şişeleri, torbalar dolusu çekirdek kuruyemiş vs. gelen bir sürü insan düşünün. Oraları ne hale gelecek?
Halbuki Ocaklı Ada biz insanlara ait değil!
O ada ki, tam bin yıldır yaban hayatının yaşam alanı.
O ada ki, orasını kendilerine yaşam ve üreme alanı seçmiş, Martı, Karabatak, Kaya güvercini, Kırlangıç kuşları, Yarasa ve Tavşan gibi bir çok canlıya yüz yıllardır ev sahip yapmış, yapmaya da devam eden bir mekandır.
...Ve ne mutlu bizlere ki, Tanrının bir sunumu, bir ödülü olarak, yıllardır yaşadığımız kasabamızın içinde, hemen yanı başımızda, bu yaban hayatıyla birlikte gayet uyumlu yaşıyoruz.
Ada ışıklandırıldığından bu yana da martılar, projektörler altında yıldızlar gibi uçuşup bizlere her akşam görsel şölen yaşatıyorlar. Onları coşku, keyif ve heyecanla izliyoruz.
Onlar, bizlerle birlikte, yaşamaktan ( bizler onları bir şekilde rahatsız etmediğiz sürece) mutlular.Yaşamlarını sürdürebilmek için de bizlerden hiçbir beklentileri yok.
Çocukken, birkaç kez adaya çıkmış, oradaki doğal yaşam alanını gözlemlemiştim. Sayısızca tavşan bizlerden korkup sağa sola kaçışırlardı. Hatta bir tavşan o kadar korkmuştu ki, kaçarken dengesini kaybedip denize düşmüştü. O an ki, kahroluşumu anlatmama imkan yok.
Martıların, ada üzerindeki sayısızca yuvaları, içerlerinde 5’er, 6’şar yumurta bulundurmakta ve bazılarında yavrular çıkmış, analarının getireceği yiyecekleri bekliyorlar, uçuşan martılar da, yuvalarına ve yavrularına zarar verdiğimizi gördüklerinden üzerimize pike yapıyorlardı.
O yanlış dönem bitti artık.
Bu günlerde görüyoruz ki, onlar, başka yerlere gitmek zorunda kaldılar.
Eminim sizler de farkındasınız! Artık ada üzerine pek martı uçmuyor. Yıldızların uçuştuğunu göremiyoruz.
Geçmiş dönemden biliyoruz ki; Zamanın yöneticileri, otobüs terminali (Şimdiki terminal alanı) yapılması amacı ile, 300-400 yaşındaki yüzlerce selvi ağacını nasıl da acımadan kesip yok etmişlerdi. Hatta, üzerinde leylek yuvasının bulunduğu, her yıl gelen 4 leyleğin yuvasının bulunduğu selvi ağacını bile umursamadan kestiler. O, 4 leylek seneye yine geldiklerinde yuvaları orada yoktu.
O günden sonra da, leylekleri gören olmadı zaten.
Benim endişem, adanın da aynı akıbete uğrayacağıdır.
Şimdi, biz Şile’lilere düşen görev şu ki; Adadaki yaban hayatının yok olmaması için, ilgili birimlere görüşlerimizi ve taleplerimizi bildirmektir.
Yıllar önce, leylekleri kovduğumuz gibi, martıları, tavşanları, karabatakları, yarasaları, kırlangıçları ve kaya güvercinlerini kovmayalım adadan. O yanlışı bir kez daha tekrarlamayalım! 16 Şubat 2007
Sabri KAYACIK
Sabri KAYACIK
Mağrur görünümüyle, bin yıldır adanın üzerinde inatla ayakta kalmaya direnen zarafet timsali, Ocaklı Ada. O zarafet ki, bakmaktan, hem de dakikalarca onu seyretmekten keyif aldığımız Ocaklı ada.
Şu sıralar, gazetelerden takip ettiğimiz üzere, Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji bölümü tarafından restore edilmektedir.
Adamızın daha fazla yıpranmasının, hatta tamamen yıkılmasının önüne geçtikleri, olması gerektiği gibi restorasyona başlanıp tamamıyla yenilenmesi son derece değerli ve önemli çaba harcadıkları, ülkemiz, insanlık ve dünya kültür mirasına kazandırdıkları bu eser için, emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Ancak, öğrendiğim kadarıyla, restorasyon bittikten sonra, adanın iskana açılacağı, oraya, gazino, çay bahçesi, restoran, tuvalet, gezi ve seyir alanları yapılacağıdır.
...Ve adaya, insanların kullanımına açıldığında, ellerinde poşetler, ceplerinde içki şişeleri, torbalar dolusu çekirdek kuruyemiş vs. gelen bir sürü insan düşünün. Oraları ne hale gelecek?
Halbuki Ocaklı Ada biz insanlara ait değil!
O ada ki, tam bin yıldır yaban hayatının yaşam alanı.
O ada ki, orasını kendilerine yaşam ve üreme alanı seçmiş, Martı, Karabatak, Kaya güvercini, Kırlangıç kuşları, Yarasa ve Tavşan gibi bir çok canlıya yüz yıllardır ev sahip yapmış, yapmaya da devam eden bir mekandır.
...Ve ne mutlu bizlere ki, Tanrının bir sunumu, bir ödülü olarak, yıllardır yaşadığımız kasabamızın içinde, hemen yanı başımızda, bu yaban hayatıyla birlikte gayet uyumlu yaşıyoruz.
Ada ışıklandırıldığından bu yana da martılar, projektörler altında yıldızlar gibi uçuşup bizlere her akşam görsel şölen yaşatıyorlar. Onları coşku, keyif ve heyecanla izliyoruz.
Onlar, bizlerle birlikte, yaşamaktan ( bizler onları bir şekilde rahatsız etmediğiz sürece) mutlular.Yaşamlarını sürdürebilmek için de bizlerden hiçbir beklentileri yok.
Çocukken, birkaç kez adaya çıkmış, oradaki doğal yaşam alanını gözlemlemiştim. Sayısızca tavşan bizlerden korkup sağa sola kaçışırlardı. Hatta bir tavşan o kadar korkmuştu ki, kaçarken dengesini kaybedip denize düşmüştü. O an ki, kahroluşumu anlatmama imkan yok.
Martıların, ada üzerindeki sayısızca yuvaları, içerlerinde 5’er, 6’şar yumurta bulundurmakta ve bazılarında yavrular çıkmış, analarının getireceği yiyecekleri bekliyorlar, uçuşan martılar da, yuvalarına ve yavrularına zarar verdiğimizi gördüklerinden üzerimize pike yapıyorlardı.
O yanlış dönem bitti artık.
Bu günlerde görüyoruz ki, onlar, başka yerlere gitmek zorunda kaldılar.
Eminim sizler de farkındasınız! Artık ada üzerine pek martı uçmuyor. Yıldızların uçuştuğunu göremiyoruz.
Geçmiş dönemden biliyoruz ki; Zamanın yöneticileri, otobüs terminali (Şimdiki terminal alanı) yapılması amacı ile, 300-400 yaşındaki yüzlerce selvi ağacını nasıl da acımadan kesip yok etmişlerdi. Hatta, üzerinde leylek yuvasının bulunduğu, her yıl gelen 4 leyleğin yuvasının bulunduğu selvi ağacını bile umursamadan kestiler. O, 4 leylek seneye yine geldiklerinde yuvaları orada yoktu.
O günden sonra da, leylekleri gören olmadı zaten.
Benim endişem, adanın da aynı akıbete uğrayacağıdır.
Şimdi, biz Şile’lilere düşen görev şu ki; Adadaki yaban hayatının yok olmaması için, ilgili birimlere görüşlerimizi ve taleplerimizi bildirmektir.
Yıllar önce, leylekleri kovduğumuz gibi, martıları, tavşanları, karabatakları, yarasaları, kırlangıçları ve kaya güvercinlerini kovmayalım adadan. O yanlışı bir kez daha tekrarlamayalım! 16 Şubat 2007
Sabri KAYACIK
OTUR...
OTUR…!
Bizi davet ettiler…
Nereye mi?
Oturmaya.
“Oturmaya gelin.” dediler. Biz de gittik oturduk.
Oturmak için yerler hazırlanmıştı bizim için.
Koltuklar, kanepeler, sandalye, tabure, minder, sedir…
Bir tane de sallanan sandalye vardı. Onu ben kaptım.
Oturdum.
Oturup sallandım epeyce.
Bir süre sonra kabak tadı verdi bu sallanarak oturmak.
Kendime başka oturak aradım. Sallanmayan, öylece duran… Sabit!
İlk gittiğimizde, buyurun dediler; “hoş geldiniz…”
Şöyle oturun.
Siz de şöyle buyurun, oturun.
Siz… Siz böyle buyurun, burada oturursanız daha rahat edersiniz.
Aaaa… Halime Hanım’a yer kalmadı. Oysa ne çok oturacak yer hazırlamıştık.
Oturacak yerlerin bazılarına dantelli örtüler bile sermiştik; ütülü.
En güzellerini, o gün için seçmiştik.
Mürüvvet Hanım lâf söyleyemesin di oturma sonrasında…!
Biri ayakta kaldı. Oturamadı bir türlü bir yere.
Dikilip durdu öylece orada, ortada.
Evin yaşlısı; “Sen yer bulamadın mı çociiim?” dedi.
“Sen gel benim yanıma, mindere otur.” Dizlerini kırıp, en küçük hale bürünüp, sinişti evin en yaşlı hanımının yanına.
Öte yandan diğeri, “Kalk kızım ordan, işlerimin üzerine oturdun…!” (Meğer Şile bezlerinin, kukaların üstüne oturmuş, iyi ki de iğne batmamış.)
Şimdi herkes oturmuştu. Oturmayan yoktu odada. Biri dışında;
Evin gelini!
O, istese de oturamazdı zaten. Kaynanası ve oturmaya gelen misafirler ne demezlerdi sonra?
O, kapı dibinde bekler, oturmaya gelen misafirlere sürekli ikramlarda bulunur; onların bir dediklerini iki etmezdi.
Oturmaya gelen misafirlerin kimisi eşikte, kimisi beşikte olan çocuklarını çişe götürmek, durmaksızın su servisi yapmak da onun vazifesiydi zaten.
Misafirler, tam altı saat boyunca oturdular. Bazıları, yerimi kaparlar endişesi ile,
hiç kımıldamadılar bile!
Kimi bağdaş kurmuş oturuyor, kimi bacak bacak üstüne atmış. Kimi dizlerini kırmış, kimi yayılmış, kimi uzanmış, kimi çömelmiş, kimi uyuya kalmış. O, nereye gitse oturduğu yerde duramaz hemen uyur zaten. Bir ara uyanır gibi olur, kendisi uykudayken neler konuşulduğunu merakla sorar. Biri anlatmaya çabalasa da anlayamaz, yine dalıp gider.
Gün boyu oturma seansı sona erip, ayrılma vakti geldiğinde, ağır hareketlerle oturaklardan kalkılmaya uğraşılır.
O esnada, 120 kiloluk bir hanım, kendi kendine konuşur gibi öylesine bir lâf atar ortaya; “OTURARAK ÜRETİM YAPAN TEK YARAYIK, TAVUKTUR!”
Tabii kimse anlayamaz kimin ne dediğini, güme gider söylenen söz!
Oflamalar, puflamalar, aylamalar, orasının burasının tutulduğundan şikâyet edenler… Giderayak romatizmalarını anlatan, oturmaya gelmiş insanlar… “Bize de oturmaya bekleriz, bize gelin otururuz.” randevuları verilir. Evlere dönülür.
Telaşla mutfağa dalınır. “Oturak fasulye” ayıklanıp, koca gelinceye kadar pişirilir. Hep beraber “oturulur”, oturak fasulye yenilir. 4 çocuklu bir aile olduklarından, oturak fasulye az gelir. Doymazlar… Mahallenin eski fırınından alınan pişmemiş ekmeği bolca yediklerinden Yenilenler miğdeye oturur. Kimse kalkamaz sofradan öylece otura kalırlar.
Eeee söyle bakalım hanım bu gün n’aptın…? N’apalım bey, Kıvırcık Hatçe’lere oturmaya gittik. Bütün gün oturup oturup geldik. Yarın da Şerbetçi Nuriye oturmaya çağırdı.
Bey zaten, tüm gün inşaatta, güneş altında kalıp çakmaktan, demir bağlamaktan yorgun düştüğünden, oturduğu yerde uyuyakalır.
Ertesi gün, o inşaata, eşi oturmaya…
Siz de, bu yazıyı oturarak okudunuz muhtemelen.
Ben de, oturarak yazmıştım zaten.
(Oturmayla ilgili o kadar şey anlattım, ancak konuyu nereye oturtacağımı bilemedim.)
Şapa mı oturduk ne…?
10.07.2008 Sabri KAYACIK
Bizi davet ettiler…
Nereye mi?
Oturmaya.
“Oturmaya gelin.” dediler. Biz de gittik oturduk.
Oturmak için yerler hazırlanmıştı bizim için.
Koltuklar, kanepeler, sandalye, tabure, minder, sedir…
Bir tane de sallanan sandalye vardı. Onu ben kaptım.
Oturdum.
Oturup sallandım epeyce.
Bir süre sonra kabak tadı verdi bu sallanarak oturmak.
Kendime başka oturak aradım. Sallanmayan, öylece duran… Sabit!
İlk gittiğimizde, buyurun dediler; “hoş geldiniz…”
Şöyle oturun.
Siz de şöyle buyurun, oturun.
Siz… Siz böyle buyurun, burada oturursanız daha rahat edersiniz.
Aaaa… Halime Hanım’a yer kalmadı. Oysa ne çok oturacak yer hazırlamıştık.
Oturacak yerlerin bazılarına dantelli örtüler bile sermiştik; ütülü.
En güzellerini, o gün için seçmiştik.
Mürüvvet Hanım lâf söyleyemesin di oturma sonrasında…!
Biri ayakta kaldı. Oturamadı bir türlü bir yere.
Dikilip durdu öylece orada, ortada.
Evin yaşlısı; “Sen yer bulamadın mı çociiim?” dedi.
“Sen gel benim yanıma, mindere otur.” Dizlerini kırıp, en küçük hale bürünüp, sinişti evin en yaşlı hanımının yanına.
Öte yandan diğeri, “Kalk kızım ordan, işlerimin üzerine oturdun…!” (Meğer Şile bezlerinin, kukaların üstüne oturmuş, iyi ki de iğne batmamış.)
Şimdi herkes oturmuştu. Oturmayan yoktu odada. Biri dışında;
Evin gelini!
O, istese de oturamazdı zaten. Kaynanası ve oturmaya gelen misafirler ne demezlerdi sonra?
O, kapı dibinde bekler, oturmaya gelen misafirlere sürekli ikramlarda bulunur; onların bir dediklerini iki etmezdi.
Oturmaya gelen misafirlerin kimisi eşikte, kimisi beşikte olan çocuklarını çişe götürmek, durmaksızın su servisi yapmak da onun vazifesiydi zaten.
Misafirler, tam altı saat boyunca oturdular. Bazıları, yerimi kaparlar endişesi ile,
hiç kımıldamadılar bile!
Kimi bağdaş kurmuş oturuyor, kimi bacak bacak üstüne atmış. Kimi dizlerini kırmış, kimi yayılmış, kimi uzanmış, kimi çömelmiş, kimi uyuya kalmış. O, nereye gitse oturduğu yerde duramaz hemen uyur zaten. Bir ara uyanır gibi olur, kendisi uykudayken neler konuşulduğunu merakla sorar. Biri anlatmaya çabalasa da anlayamaz, yine dalıp gider.
Gün boyu oturma seansı sona erip, ayrılma vakti geldiğinde, ağır hareketlerle oturaklardan kalkılmaya uğraşılır.
O esnada, 120 kiloluk bir hanım, kendi kendine konuşur gibi öylesine bir lâf atar ortaya; “OTURARAK ÜRETİM YAPAN TEK YARAYIK, TAVUKTUR!”
Tabii kimse anlayamaz kimin ne dediğini, güme gider söylenen söz!
Oflamalar, puflamalar, aylamalar, orasının burasının tutulduğundan şikâyet edenler… Giderayak romatizmalarını anlatan, oturmaya gelmiş insanlar… “Bize de oturmaya bekleriz, bize gelin otururuz.” randevuları verilir. Evlere dönülür.
Telaşla mutfağa dalınır. “Oturak fasulye” ayıklanıp, koca gelinceye kadar pişirilir. Hep beraber “oturulur”, oturak fasulye yenilir. 4 çocuklu bir aile olduklarından, oturak fasulye az gelir. Doymazlar… Mahallenin eski fırınından alınan pişmemiş ekmeği bolca yediklerinden Yenilenler miğdeye oturur. Kimse kalkamaz sofradan öylece otura kalırlar.
Eeee söyle bakalım hanım bu gün n’aptın…? N’apalım bey, Kıvırcık Hatçe’lere oturmaya gittik. Bütün gün oturup oturup geldik. Yarın da Şerbetçi Nuriye oturmaya çağırdı.
Bey zaten, tüm gün inşaatta, güneş altında kalıp çakmaktan, demir bağlamaktan yorgun düştüğünden, oturduğu yerde uyuyakalır.
Ertesi gün, o inşaata, eşi oturmaya…
Siz de, bu yazıyı oturarak okudunuz muhtemelen.
Ben de, oturarak yazmıştım zaten.
(Oturmayla ilgili o kadar şey anlattım, ancak konuyu nereye oturtacağımı bilemedim.)
Şapa mı oturduk ne…?
10.07.2008 Sabri KAYACIK
ÖKÜZGÖZÜ
Öküzgözü
O, hepsinden farklıdır. Diğerlerini birbirleriyle istediğinizi kadar kıyaslayabilirsiniz ama, onu asla. O, ülkemizde yetiştirilen en nadide, en değerli şaraplık kırmızı üzümlerinden biridir. Adı da, ÖKÜZGÖZÜ’ dür.
Anadolu topraklarında binlerce yıldır üzüm üretimi yapılır. Onlarca, beklide yüzlerce kırmızı üzüm çeşidi vardır.
Bunlar; Öküzgözü, Boğazkere, Kalecikkarası, Çalkarası, Papazkarası, Adakarası, Sergikarası, Karaüzüm, Horozkarası, Yörükkarası, Yivrikkarası, Karaezez, Kötükara, Tosbağakarası, Karasakızi, Kunta, Karadimrit v.b.
Öküzgözü üzümü Elazığ bölgesinde yetişen, şaraplık en asil üzümlerden biridir.(diğeri, Boğazkere) İri taneli, etli, sulu, boz siyah renkli, yuvarlak, gövdeli, dolgun, meyvemsi tatlı, yıllandırılmaya uygun kusursuz bir üzüm cinsidir.
Amerikalı’ların dikkatini çeken bu üzüm, gizlice sökülüp, ABD. California’ya götürülür, özel koşullar oluşturulup ekilir ve heyecanla aylarca beklenir. Ancak, oraların iklimi Öküzgözü üzümün yetişmesi için uygun olmadığından, tefek kurur. Onlar da, büyük hayal kırıklığı yaşarlar.
Öküzgözü, en güzel uyumu Diyarbakır’ın Boğazkere üzümü kupajı ile sağlar. Bu nedenle şarap isterken. “Öküzgözü Boğazkere” diye istemenizi öneririm.
Eskiler bu işi bizden daha çok önemserlermiş, onların “Diyonsos” adında şarap tanrıları bile varmış. ..Ve, bu topraklar, Anadolu toprakları, dünyanın ilk şarabını üretmiş, neden en iyi şarabını üretmesin ki..!
Şimdi, şarap içmenin tam da zamanı. Gidip bir şişe (Adıyla) Öküzgözü alalım, + 16 - 18 o C soğutalım, vakit tamam olduğunda onu incitmeden, usulca alalım dolaptan, sevgiyle okşayalım şişeyi. Konuşalım onunla, saygı duyalım şaraba. Hiç acele etmeden, telaşlanmadan, o an, seremoni haline getirilerek gayet ağır hareketlerle şarap açılır. Nefes aldırılır. Masanın üzerinde, şarap kadehleri ile birlikte 15 Dakika dinlenmesine müsaade edilir ki, şarap kendine gelsin.
Yine, sohbet eşliğinde, derin ve geniş ağızlı kadeh yarıdan biraz daha az olacak şekilde öküz gözü şarap yavaşça doldurulur. Doldurma esnasında şişeden kadehe akan o, şaşırtıcı kırmızı ışıltı hayranlıkla izlenir. Kadeh yukarıya kaldırılıp bir süre o parlaklık, o billur, o ağzı sulandıran görüntü doyasıya seyredilir. Tabii o esnada, sabırsızlanır insan. Ancak, şarabı öyle acele ile içip yutmak en büyük hakarettir ona.
Sonra, kadehi indiririz aşağıya, o halen elimizdedir. Sağdan sola, birkaç kez kadehi çevirip şarabın o kendine has aromasını, kokusunu, nefasetinin kadeh üst boşluğuna dolmasını sağlarız. Şarabın kadeh içinde dönmesi durduktan sonra ciğerlerimizdeki nefesi boşaltırız. Burnumuzu kadeh boşluluğuna sokarak orada birikmiş bizi bekleyen ve bizim de sabırsızlıkla beklediğimiz o aromayı daha önce boşalttığımız diğerlerimize gözlerimizi kapayarak, derin derin çekerek doldurulur. Bu işlem iki, üç kez tekrarlanır.
Tadım vakti gelmiştir artık, kadeh usulca dudaklara götürülür, sadece bir damla şaraba bir öpücük kondurulur, dudaklar ıslatılır, tanışılır.
Sonra bir yudum daha, bir süre damakta bekletilir, ağızda çevrilip yavaşça yutulur. Damakta kalıcı, meyvemsi, yuvarlak, dengeli ve zengin aromasını tüm yoğunluğu ile hissederiz.
Şarap sevenler, bu tadı bir daha unutmamak için, kafalarının içindeki bilgi odasında o özel kokuyu ve tadı saklarlar.
Tabii her ortamda olduğu gibi, şarap içme ortamında da dostluk, arkadaşlık ve hoş sohbetlerinde şarabın tadına tat kattığı da aşikar…
Not: İki ya da üç ayrı cins üzümden üretilen şaraba, “Kupaj”
Tek cins üzümden üretilen şaraba da “Monosepaj” denir…!
Açın bir şişe Öküzgözü, keyfini çıkarın…Afiyet olsun.
Sabri KAYACIK
O, hepsinden farklıdır. Diğerlerini birbirleriyle istediğinizi kadar kıyaslayabilirsiniz ama, onu asla. O, ülkemizde yetiştirilen en nadide, en değerli şaraplık kırmızı üzümlerinden biridir. Adı da, ÖKÜZGÖZÜ’ dür.
Anadolu topraklarında binlerce yıldır üzüm üretimi yapılır. Onlarca, beklide yüzlerce kırmızı üzüm çeşidi vardır.
Bunlar; Öküzgözü, Boğazkere, Kalecikkarası, Çalkarası, Papazkarası, Adakarası, Sergikarası, Karaüzüm, Horozkarası, Yörükkarası, Yivrikkarası, Karaezez, Kötükara, Tosbağakarası, Karasakızi, Kunta, Karadimrit v.b.
Öküzgözü üzümü Elazığ bölgesinde yetişen, şaraplık en asil üzümlerden biridir.(diğeri, Boğazkere) İri taneli, etli, sulu, boz siyah renkli, yuvarlak, gövdeli, dolgun, meyvemsi tatlı, yıllandırılmaya uygun kusursuz bir üzüm cinsidir.
Amerikalı’ların dikkatini çeken bu üzüm, gizlice sökülüp, ABD. California’ya götürülür, özel koşullar oluşturulup ekilir ve heyecanla aylarca beklenir. Ancak, oraların iklimi Öküzgözü üzümün yetişmesi için uygun olmadığından, tefek kurur. Onlar da, büyük hayal kırıklığı yaşarlar.
Öküzgözü, en güzel uyumu Diyarbakır’ın Boğazkere üzümü kupajı ile sağlar. Bu nedenle şarap isterken. “Öküzgözü Boğazkere” diye istemenizi öneririm.
Eskiler bu işi bizden daha çok önemserlermiş, onların “Diyonsos” adında şarap tanrıları bile varmış. ..Ve, bu topraklar, Anadolu toprakları, dünyanın ilk şarabını üretmiş, neden en iyi şarabını üretmesin ki..!
Şimdi, şarap içmenin tam da zamanı. Gidip bir şişe (Adıyla) Öküzgözü alalım, + 16 - 18 o C soğutalım, vakit tamam olduğunda onu incitmeden, usulca alalım dolaptan, sevgiyle okşayalım şişeyi. Konuşalım onunla, saygı duyalım şaraba. Hiç acele etmeden, telaşlanmadan, o an, seremoni haline getirilerek gayet ağır hareketlerle şarap açılır. Nefes aldırılır. Masanın üzerinde, şarap kadehleri ile birlikte 15 Dakika dinlenmesine müsaade edilir ki, şarap kendine gelsin.
Yine, sohbet eşliğinde, derin ve geniş ağızlı kadeh yarıdan biraz daha az olacak şekilde öküz gözü şarap yavaşça doldurulur. Doldurma esnasında şişeden kadehe akan o, şaşırtıcı kırmızı ışıltı hayranlıkla izlenir. Kadeh yukarıya kaldırılıp bir süre o parlaklık, o billur, o ağzı sulandıran görüntü doyasıya seyredilir. Tabii o esnada, sabırsızlanır insan. Ancak, şarabı öyle acele ile içip yutmak en büyük hakarettir ona.
Sonra, kadehi indiririz aşağıya, o halen elimizdedir. Sağdan sola, birkaç kez kadehi çevirip şarabın o kendine has aromasını, kokusunu, nefasetinin kadeh üst boşluğuna dolmasını sağlarız. Şarabın kadeh içinde dönmesi durduktan sonra ciğerlerimizdeki nefesi boşaltırız. Burnumuzu kadeh boşluluğuna sokarak orada birikmiş bizi bekleyen ve bizim de sabırsızlıkla beklediğimiz o aromayı daha önce boşalttığımız diğerlerimize gözlerimizi kapayarak, derin derin çekerek doldurulur. Bu işlem iki, üç kez tekrarlanır.
Tadım vakti gelmiştir artık, kadeh usulca dudaklara götürülür, sadece bir damla şaraba bir öpücük kondurulur, dudaklar ıslatılır, tanışılır.
Sonra bir yudum daha, bir süre damakta bekletilir, ağızda çevrilip yavaşça yutulur. Damakta kalıcı, meyvemsi, yuvarlak, dengeli ve zengin aromasını tüm yoğunluğu ile hissederiz.
Şarap sevenler, bu tadı bir daha unutmamak için, kafalarının içindeki bilgi odasında o özel kokuyu ve tadı saklarlar.
Tabii her ortamda olduğu gibi, şarap içme ortamında da dostluk, arkadaşlık ve hoş sohbetlerinde şarabın tadına tat kattığı da aşikar…
Not: İki ya da üç ayrı cins üzümden üretilen şaraba, “Kupaj”
Tek cins üzümden üretilen şaraba da “Monosepaj” denir…!
Açın bir şişe Öküzgözü, keyfini çıkarın…Afiyet olsun.
Sabri KAYACIK
ÖKÜZGÖZÜ
Öküzgözü
O, hepsinden farklıdır. Diğerlerini birbirleriyle istediğinizi kadar kıyaslayabilirsiniz ama, onu asla. O, ülkemizde yetiştirilen en nadide, en değerli şaraplık kırmızı üzümlerinden biridir. Adı da, ÖKÜZGÖZÜ’ dür.
Anadolu topraklarında binlerce yıldır üzüm üretimi yapılır. Onlarca, beklide yüzlerce kırmızı üzüm çeşidi vardır.
Bunlar; Öküzgözü, Boğazkere, Kalecikkarası, Çalkarası, Papazkarası, Adakarası, Sergikarası, Karaüzüm, Horozkarası, Yörükkarası, Yivrikkarası, Karaezez, Kötükara, Tosbağakarası, Karasakızi, Kunta, Karadimrit v.b.
Öküzgözü üzümü Elazığ bölgesinde yetişen, şaraplık en asil üzümlerden biridir.(diğeri, Boğazkere) İri taneli, etli, sulu, boz siyah renkli, yuvarlak, gövdeli, dolgun, meyvemsi tatlı, yıllandırılmaya uygun kusursuz bir üzüm cinsidir.
Amerikalı’ların dikkatini çeken bu üzüm, gizlice sökülüp, ABD. California’ya götürülür, özel koşullar oluşturulup ekilir ve heyecanla aylarca beklenir. Ancak, oraların iklimi Öküzgözü üzümün yetişmesi için uygun olmadığından, tefek kurur. Onlar da, büyük hayal kırıklığı yaşarlar.
Öküzgözü, en güzel uyumu Diyarbakır’ın Boğazkere üzümü kupajı ile sağlar. Bu nedenle şarap isterken. “Öküzgözü Boğazkere” diye istemenizi öneririm.
Eskiler bu işi bizden daha çok önemserlermiş, onların “Diyonsos” adında şarap tanrıları bile varmış. ..Ve, bu topraklar, Anadolu toprakları, dünyanın ilk şarabını üretmiş, neden en iyi şarabını üretmesin ki..!
Şimdi, şarap içmenin tam da zamanı. Gidip bir şişe (Adıyla) Öküzgözü alalım, + 16 - 18 o C soğutalım, vakit tamam olduğunda onu incitmeden, usulca alalım dolaptan, sevgiyle okşayalım şişeyi. Konuşalım onunla, saygı duyalım şaraba. Hiç acele etmeden, telaşlanmadan, o an, seremoni haline getirilerek gayet ağır hareketlerle şarap açılır. Nefes aldırılır. Masanın üzerinde, şarap kadehleri ile birlikte 15 Dakika dinlenmesine müsaade edilir ki, şarap kendine gelsin.
Yine, sohbet eşliğinde, derin ve geniş ağızlı kadeh yarıdan biraz daha az olacak şekilde öküz gözü şarap yavaşça doldurulur. Doldurma esnasında şişeden kadehe akan o, şaşırtıcı kırmızı ışıltı hayranlıkla izlenir. Kadeh yukarıya kaldırılıp bir süre o parlaklık, o billur, o ağzı sulandıran görüntü doyasıya seyredilir. Tabii o esnada, sabırsızlanır insan. Ancak, şarabı öyle acele ile içip yutmak en büyük hakarettir ona.
Sonra, kadehi indiririz aşağıya, o halen elimizdedir. Sağdan sola, birkaç kez kadehi çevirip şarabın o kendine has aromasını, kokusunu, nefasetinin kadeh üst boşluğuna dolmasını sağlarız. Şarabın kadeh içinde dönmesi durduktan sonra ciğerlerimizdeki nefesi boşaltırız. Burnumuzu kadeh boşluluğuna sokarak orada birikmiş bizi bekleyen ve bizim de sabırsızlıkla beklediğimiz o aromayı daha önce boşalttığımız diğerlerimize gözlerimizi kapayarak, derin derin çekerek doldurulur. Bu işlem iki, üç kez tekrarlanır.
Tadım vakti gelmiştir artık, kadeh usulca dudaklara götürülür, sadece bir damla şaraba bir öpücük kondurulur, dudaklar ıslatılır, tanışılır.
Sonra bir yudum daha, bir süre damakta bekletilir, ağızda çevrilip yavaşça yutulur. Damakta kalıcı, meyvemsi, yuvarlak, dengeli ve zengin aromasını tüm yoğunluğu ile hissederiz.
Şarap sevenler, bu tadı bir daha unutmamak için, kafalarının içindeki bilgi odasında o özel kokuyu ve tadı saklarlar.
Tabii her ortamda olduğu gibi, şarap içme ortamında da dostluk, arkadaşlık ve hoş sohbetlerinde şarabın tadına tat kattığı da aşikar…
Not: İki ya da üç ayrı cins üzümden üretilen şaraba, “Kupaj”
Tek cins üzümden üretilen şaraba da “Monosepaj” denir…!
Açın bir şişe Öküzgözü, keyfini çıkarın…Afiyet olsun.
Sabri KAYACIK
O, hepsinden farklıdır. Diğerlerini birbirleriyle istediğinizi kadar kıyaslayabilirsiniz ama, onu asla. O, ülkemizde yetiştirilen en nadide, en değerli şaraplık kırmızı üzümlerinden biridir. Adı da, ÖKÜZGÖZÜ’ dür.
Anadolu topraklarında binlerce yıldır üzüm üretimi yapılır. Onlarca, beklide yüzlerce kırmızı üzüm çeşidi vardır.
Bunlar; Öküzgözü, Boğazkere, Kalecikkarası, Çalkarası, Papazkarası, Adakarası, Sergikarası, Karaüzüm, Horozkarası, Yörükkarası, Yivrikkarası, Karaezez, Kötükara, Tosbağakarası, Karasakızi, Kunta, Karadimrit v.b.
Öküzgözü üzümü Elazığ bölgesinde yetişen, şaraplık en asil üzümlerden biridir.(diğeri, Boğazkere) İri taneli, etli, sulu, boz siyah renkli, yuvarlak, gövdeli, dolgun, meyvemsi tatlı, yıllandırılmaya uygun kusursuz bir üzüm cinsidir.
Amerikalı’ların dikkatini çeken bu üzüm, gizlice sökülüp, ABD. California’ya götürülür, özel koşullar oluşturulup ekilir ve heyecanla aylarca beklenir. Ancak, oraların iklimi Öküzgözü üzümün yetişmesi için uygun olmadığından, tefek kurur. Onlar da, büyük hayal kırıklığı yaşarlar.
Öküzgözü, en güzel uyumu Diyarbakır’ın Boğazkere üzümü kupajı ile sağlar. Bu nedenle şarap isterken. “Öküzgözü Boğazkere” diye istemenizi öneririm.
Eskiler bu işi bizden daha çok önemserlermiş, onların “Diyonsos” adında şarap tanrıları bile varmış. ..Ve, bu topraklar, Anadolu toprakları, dünyanın ilk şarabını üretmiş, neden en iyi şarabını üretmesin ki..!
Şimdi, şarap içmenin tam da zamanı. Gidip bir şişe (Adıyla) Öküzgözü alalım, + 16 - 18 o C soğutalım, vakit tamam olduğunda onu incitmeden, usulca alalım dolaptan, sevgiyle okşayalım şişeyi. Konuşalım onunla, saygı duyalım şaraba. Hiç acele etmeden, telaşlanmadan, o an, seremoni haline getirilerek gayet ağır hareketlerle şarap açılır. Nefes aldırılır. Masanın üzerinde, şarap kadehleri ile birlikte 15 Dakika dinlenmesine müsaade edilir ki, şarap kendine gelsin.
Yine, sohbet eşliğinde, derin ve geniş ağızlı kadeh yarıdan biraz daha az olacak şekilde öküz gözü şarap yavaşça doldurulur. Doldurma esnasında şişeden kadehe akan o, şaşırtıcı kırmızı ışıltı hayranlıkla izlenir. Kadeh yukarıya kaldırılıp bir süre o parlaklık, o billur, o ağzı sulandıran görüntü doyasıya seyredilir. Tabii o esnada, sabırsızlanır insan. Ancak, şarabı öyle acele ile içip yutmak en büyük hakarettir ona.
Sonra, kadehi indiririz aşağıya, o halen elimizdedir. Sağdan sola, birkaç kez kadehi çevirip şarabın o kendine has aromasını, kokusunu, nefasetinin kadeh üst boşluğuna dolmasını sağlarız. Şarabın kadeh içinde dönmesi durduktan sonra ciğerlerimizdeki nefesi boşaltırız. Burnumuzu kadeh boşluluğuna sokarak orada birikmiş bizi bekleyen ve bizim de sabırsızlıkla beklediğimiz o aromayı daha önce boşalttığımız diğerlerimize gözlerimizi kapayarak, derin derin çekerek doldurulur. Bu işlem iki, üç kez tekrarlanır.
Tadım vakti gelmiştir artık, kadeh usulca dudaklara götürülür, sadece bir damla şaraba bir öpücük kondurulur, dudaklar ıslatılır, tanışılır.
Sonra bir yudum daha, bir süre damakta bekletilir, ağızda çevrilip yavaşça yutulur. Damakta kalıcı, meyvemsi, yuvarlak, dengeli ve zengin aromasını tüm yoğunluğu ile hissederiz.
Şarap sevenler, bu tadı bir daha unutmamak için, kafalarının içindeki bilgi odasında o özel kokuyu ve tadı saklarlar.
Tabii her ortamda olduğu gibi, şarap içme ortamında da dostluk, arkadaşlık ve hoş sohbetlerinde şarabın tadına tat kattığı da aşikar…
Not: İki ya da üç ayrı cins üzümden üretilen şaraba, “Kupaj”
Tek cins üzümden üretilen şaraba da “Monosepaj” denir…!
Açın bir şişe Öküzgözü, keyfini çıkarın…Afiyet olsun.
Sabri KAYACIK
ÖMERLİ ROMAN ORKESTRASI…!
ÖMERLİ ROMAN ORKESTRASI…!
Şile Çiftetellisi’ni en güzel kim çalabilir ki?
Gelin alma seremonisi esnasında, evden gelin çıkarken yerli “La Comparsita” yı
(Ey Gaziler ) kim o kadar hüzünlü çalabilir ve o kadar insanı ağlatabilir?
“Tek tek çal usta” dendiğinde, bunun ne anlama geldiğini onlardan başka kim anlayabilir?
Onlardan başka, kimin kulağına klarnet üfleneceğini kim bilebilir? Dünyanın en güzel keman taksimini Cemal BAYIR abiden başka kim yapabilir ki?
Oyun havası çalarken, o rengârenk notaları, havada uçuşurken gösterebilen,
(rahmetli) Enver KIVANÇ’tan başka Klarnet üstadı birini, tanıyan var mı dünyada?
Bir orkestra düşünün…
Hem fasıl yapar, hem en ağır şarkıları çalıp söyler, hem arabesk takılır, hem türkü çağırır. Hem de, en hasından oyun havaları döktürür…
İki de “Çengi” çıktı mı ortaya, zilleri şakırdatıp, etekleri savurup, döne döne oynamazlar mı, işte, en klas düğün orada olur…!
Bu bahsettiğin hususiyetleri ancak, ÖMERLİ ROMAN ORKESTRASI’nda bulabiliriniz.
Eskiler şunu iyi bilirler…
Her düğün ve nişan merasimlerinde, sünnet düğünlerinde, Ömerli Roman Orkestrası’nın önemi çok büyük idi. Onlar olmadan hiçbir düğünün tadı tuzu olmazdı.
Orkestra mensupları hiçbir akademik eğitim almamalarına rağmen, (“Babadan oğula” şeklinde bir öğreti yöntemi takip edilir.) İnanılmayacak kadar güzel çalıp söyleyerek insanları coştururlar, bulundukları ortama renk katarlar ve insanlar onların sayesinde eğlenirler.
Her biri, Klarnet, zurna.( Bazıları, kaba zurna derler) keman, cümbüş, ud, darbuka ve davul virtüözüdür.
Çalarlarken, kendi, renkli iç dünyalarını, yaşam koşullarının getirdiği sıkıntı, coşku ve ruh âlemlerini de kattıklarında, işte; o zaman dinlemeye doyum olmaz onları.
Cemal BAYIR (Keman), Şakir TÜRKMEN (Darbuka), Enver KISKANÇ (Klarnet), Yaşar GÖKÇEN (Cümbüş), Nazif KISKANÇ (Klarnet), Musa BAYIR (Keman), Kadir KISKANÇ (Klarnet) ve Burhan bey (Klarnet). Şenol bey (Kalarnet) Klarnetçi Enver ustanın eşi Ayten hanım (Def ve darbuka) Orhan KISKANÇ (Klarnet), Yaşar usta (Davul), Fuat BAYIR (Darbuka). Üstatlarımız…
Her ne kadar bazıları aramızdan ayrılmış olsalar da, onlar asla unutulmadılar, unutulmazlar.
Kendilerine selâm olsun…
Üsküdar’dan Şile’ye gelirken, Ömerli içinden geçerdik (eskiden). Ömerli çıkışında sağ tarafta o müzisyenlerin oturduğu mahallenin girişindeki erik ağacına tek çivi ile tutturulmuş bir tahta tabelâ vardır.
O tahta tabelâda aynen şöyle yazar…”Musıksiyen bulunur”
(O tabelâ hâlen duruyor mu bilemiyorum, epeydir geçmedim oradan)
Evet, onları arayanlar, onlara ihtiyacı olanlar orada bulurlar. Ekip anında toplanır, pazarlık yapılır, Bir bölümü Murat 124’e, Bir bölümü de Anadol arabasına doluşur. Düğün yerine haraket edilir. Davul büyük olduğundan, Arkadan DODGE kamyonetle yetiştirilir di.
Şile Çiftetellisi demiştim.
Onun da, kendine has ritmi, özel ve ince bir oynayış tarzı vardır. Oynamak için de ayrıca Şile toprağında doğmuş olmak lâzımdır ki, hakkını vererek oynayabilesin…!
Eğer, bir gün onlara rastlarsanız… Siz de katılın ortama.
Kimse sizi dinlemiyormuş gibi şarkı söyleyin.
Kimse size bakmıyormuş gibi dans edin…!
26.05.2008 Sabri KAYACIK
Şile Çiftetellisi’ni en güzel kim çalabilir ki?
Gelin alma seremonisi esnasında, evden gelin çıkarken yerli “La Comparsita” yı
(Ey Gaziler ) kim o kadar hüzünlü çalabilir ve o kadar insanı ağlatabilir?
“Tek tek çal usta” dendiğinde, bunun ne anlama geldiğini onlardan başka kim anlayabilir?
Onlardan başka, kimin kulağına klarnet üfleneceğini kim bilebilir? Dünyanın en güzel keman taksimini Cemal BAYIR abiden başka kim yapabilir ki?
Oyun havası çalarken, o rengârenk notaları, havada uçuşurken gösterebilen,
(rahmetli) Enver KIVANÇ’tan başka Klarnet üstadı birini, tanıyan var mı dünyada?
Bir orkestra düşünün…
Hem fasıl yapar, hem en ağır şarkıları çalıp söyler, hem arabesk takılır, hem türkü çağırır. Hem de, en hasından oyun havaları döktürür…
İki de “Çengi” çıktı mı ortaya, zilleri şakırdatıp, etekleri savurup, döne döne oynamazlar mı, işte, en klas düğün orada olur…!
Bu bahsettiğin hususiyetleri ancak, ÖMERLİ ROMAN ORKESTRASI’nda bulabiliriniz.
Eskiler şunu iyi bilirler…
Her düğün ve nişan merasimlerinde, sünnet düğünlerinde, Ömerli Roman Orkestrası’nın önemi çok büyük idi. Onlar olmadan hiçbir düğünün tadı tuzu olmazdı.
Orkestra mensupları hiçbir akademik eğitim almamalarına rağmen, (“Babadan oğula” şeklinde bir öğreti yöntemi takip edilir.) İnanılmayacak kadar güzel çalıp söyleyerek insanları coştururlar, bulundukları ortama renk katarlar ve insanlar onların sayesinde eğlenirler.
Her biri, Klarnet, zurna.( Bazıları, kaba zurna derler) keman, cümbüş, ud, darbuka ve davul virtüözüdür.
Çalarlarken, kendi, renkli iç dünyalarını, yaşam koşullarının getirdiği sıkıntı, coşku ve ruh âlemlerini de kattıklarında, işte; o zaman dinlemeye doyum olmaz onları.
Cemal BAYIR (Keman), Şakir TÜRKMEN (Darbuka), Enver KISKANÇ (Klarnet), Yaşar GÖKÇEN (Cümbüş), Nazif KISKANÇ (Klarnet), Musa BAYIR (Keman), Kadir KISKANÇ (Klarnet) ve Burhan bey (Klarnet). Şenol bey (Kalarnet) Klarnetçi Enver ustanın eşi Ayten hanım (Def ve darbuka) Orhan KISKANÇ (Klarnet), Yaşar usta (Davul), Fuat BAYIR (Darbuka). Üstatlarımız…
Her ne kadar bazıları aramızdan ayrılmış olsalar da, onlar asla unutulmadılar, unutulmazlar.
Kendilerine selâm olsun…
Üsküdar’dan Şile’ye gelirken, Ömerli içinden geçerdik (eskiden). Ömerli çıkışında sağ tarafta o müzisyenlerin oturduğu mahallenin girişindeki erik ağacına tek çivi ile tutturulmuş bir tahta tabelâ vardır.
O tahta tabelâda aynen şöyle yazar…”Musıksiyen bulunur”
(O tabelâ hâlen duruyor mu bilemiyorum, epeydir geçmedim oradan)
Evet, onları arayanlar, onlara ihtiyacı olanlar orada bulurlar. Ekip anında toplanır, pazarlık yapılır, Bir bölümü Murat 124’e, Bir bölümü de Anadol arabasına doluşur. Düğün yerine haraket edilir. Davul büyük olduğundan, Arkadan DODGE kamyonetle yetiştirilir di.
Şile Çiftetellisi demiştim.
Onun da, kendine has ritmi, özel ve ince bir oynayış tarzı vardır. Oynamak için de ayrıca Şile toprağında doğmuş olmak lâzımdır ki, hakkını vererek oynayabilesin…!
Eğer, bir gün onlara rastlarsanız… Siz de katılın ortama.
Kimse sizi dinlemiyormuş gibi şarkı söyleyin.
Kimse size bakmıyormuş gibi dans edin…!
26.05.2008 Sabri KAYACIK
SESSİZLİK…!
SESSİZLİK…!
Yıllardır ezilmişliğin, sindirilmişliğin, susturulmuşluğun, karanlıklara gark edilmişliğin girdabında yok olup gittik. Hem öyle bir sindirildik ki, ağzımızı açmamıza, tek kelime bile olsa meramımızı anlatmamıza izin vermediler…
İşte, o ezilmişlik içinde bu günlere geldik! Peki şu an değişen ne.? Buna yanıt: Koskoca bir boşluk. Her şey aynı! Bizleri düşündürtmüyorlar bile! Biliyorlar ki, düşünen insan, sorgular. Sorgulayan insan, aklını kullanan insan demektir. Aklını kullanan da, yanlış gidişatın ve kullanıldığının farkına varır. Farkında olan insan da rahat duramaz, tespit ettiği yanlışları konuşmaya, eleştirmeye başlar.
Sorun da bu zaten. Düşündürtmemek! Düşünmeye başladığımızda, bizlere dayatılan masallara inanmayacağız, rahatsız edeceğiz onları. Bir çuval kömüre, bir kutu erzaka, sadakaya tenezül etmeyeceğiz! Kendi alın terimizle kazanmayı tercih edeceğiz.
Böyle olunca da, etrafımızda olup bitenlerin, söylenenlerin, yapılanların farkında olacağız. Bu farkındalığımızla, o birilerinin(!), koltuklarında rahat oturmalarına müsaade etmeyeceğiz!
Elli yıl öncesine dönelim: Bizlerin, bahçeleri, bağları, tarlaları, ormanları, atalarımızın ebedi istirahatgâhlarında üç yüz yaşında servi ağaçları, yaban hayvanlarının konakladığı sulak alanları, ovası ve ovasından geçen dereleri vardı.
Gün geldi, tüm bu değerlerimiz birer birer elimizden uçup gitti. Buralar, birilerinin çıkarı uğruna, yok edildi. Bu yok edilişi sessizce seyrettik. Baka kaldık! Hiç birimizin gıkı bile çıkmadı. Yanlışlığı haykıramadık, karşı duruş sergileyemedik! Bu sessizliğimizin gelecekte ne büyük felâketlere yol açacağını düşünemedik.
Eminim ki, Şile Ovası’nın bugünkü halini oradan gelip geçtikçe görüyor ve yüreğiz sızlıyordur. Ben oraları her gördüğümde duygularımı frenleyemiyor, öfkeme hakim olamıyorum!
Eski mezbahanın üzerinden ovaya, aşağılara kuşbakışı baktığımda o haşmetli görüntü büyüler beni… Gözlerim dolar, anılarım canlanır.
Rüzgârda dalgalanırken şarkılarını fısıldayan buğday başakları canlanır ruhumun derinliklerinde… O ânı, ta içimde kutsar, sessizce ağlarım.
Hangimizin annesi, ablası, yakını oralara buğday biçmeye, mısır çapalamaya gitmedi ki… Hangimiz o tarlalarda koşuşturup oynamadık ki… O günler anılarda kaldı. Şimdi ise,
ne domates, biber, salatalık, maydanoz ekecek bahçemiz, ne mısır, buğday tarlalarımız kaldı. Ne de oyun oynadığımız tarlalar...
Senede üç kez ürün veren Çukurova’nın son hâlini biliyor musunuz? Bilmediğiniz daha iyi! Öğrendiğinizde içiniz acır, kahredersiniz…!
Uykudan uyanamadık daha, satın aldığımız tüm sebze ve meyveler bir tuhaf, renksiz, kokusuz, lezzetsiz… Satın aldığımız domatesin bir tarafından bakıldığında karşısı görünüyor, kestiğimizde içi dökülüyor. Oysa bizim sebzeler, meyveler kesilince ne güzel kokardı. Annelerimiz tembih ederdi: “Evlâdım dışarıda yeme! Kokar, gözleri kalır.” Şimdi, herkes dışarıda yiyebilir. Kimsenin ne gözü kalır, ne de kokar. Her şeyimiz hormonlu artık!
Ekmeğimizin içindeki katkı maddelerinin sayısı belli değil. Nerede o büyükannemin köy ekmeği, pidesi, nerede köy yumurtaları…
Eskiler bilirler, Kurtiş’in yaptığı revaniler tepsiye sığmaz, tadına doyulmazdı. Şimdi aynı revaniyi bulmak zor. Çünkü eskiden tedarik edebildiği kalitede un ve yumurtayı bulması olanaksız. Her şey suni olmuş, bir türlü tutturamıyor beklediğimiz kaliteyi.
Sonuç olarak söyleyeceğim o ki, ovamızda son kalan topraklarımızı kurtaralım. Geçmişte yaptığımız, ovayı katleden imar plânlarını bir kez daha gözden geçirelim.
Yeni bir girişimle “ORGANİK TARIM” neymiş gösterelim dünyaya. Yetiştirdiğimiz domatesler, salatalıklar, biberler yerken koksun artık! Annelerimiz, “Evlâdım dışarıda yeme, kokar!” desinler…! 01.02.2008 Sabri KAYACIK
Yıllardır ezilmişliğin, sindirilmişliğin, susturulmuşluğun, karanlıklara gark edilmişliğin girdabında yok olup gittik. Hem öyle bir sindirildik ki, ağzımızı açmamıza, tek kelime bile olsa meramımızı anlatmamıza izin vermediler…
İşte, o ezilmişlik içinde bu günlere geldik! Peki şu an değişen ne.? Buna yanıt: Koskoca bir boşluk. Her şey aynı! Bizleri düşündürtmüyorlar bile! Biliyorlar ki, düşünen insan, sorgular. Sorgulayan insan, aklını kullanan insan demektir. Aklını kullanan da, yanlış gidişatın ve kullanıldığının farkına varır. Farkında olan insan da rahat duramaz, tespit ettiği yanlışları konuşmaya, eleştirmeye başlar.
Sorun da bu zaten. Düşündürtmemek! Düşünmeye başladığımızda, bizlere dayatılan masallara inanmayacağız, rahatsız edeceğiz onları. Bir çuval kömüre, bir kutu erzaka, sadakaya tenezül etmeyeceğiz! Kendi alın terimizle kazanmayı tercih edeceğiz.
Böyle olunca da, etrafımızda olup bitenlerin, söylenenlerin, yapılanların farkında olacağız. Bu farkındalığımızla, o birilerinin(!), koltuklarında rahat oturmalarına müsaade etmeyeceğiz!
Elli yıl öncesine dönelim: Bizlerin, bahçeleri, bağları, tarlaları, ormanları, atalarımızın ebedi istirahatgâhlarında üç yüz yaşında servi ağaçları, yaban hayvanlarının konakladığı sulak alanları, ovası ve ovasından geçen dereleri vardı.
Gün geldi, tüm bu değerlerimiz birer birer elimizden uçup gitti. Buralar, birilerinin çıkarı uğruna, yok edildi. Bu yok edilişi sessizce seyrettik. Baka kaldık! Hiç birimizin gıkı bile çıkmadı. Yanlışlığı haykıramadık, karşı duruş sergileyemedik! Bu sessizliğimizin gelecekte ne büyük felâketlere yol açacağını düşünemedik.
Eminim ki, Şile Ovası’nın bugünkü halini oradan gelip geçtikçe görüyor ve yüreğiz sızlıyordur. Ben oraları her gördüğümde duygularımı frenleyemiyor, öfkeme hakim olamıyorum!
Eski mezbahanın üzerinden ovaya, aşağılara kuşbakışı baktığımda o haşmetli görüntü büyüler beni… Gözlerim dolar, anılarım canlanır.
Rüzgârda dalgalanırken şarkılarını fısıldayan buğday başakları canlanır ruhumun derinliklerinde… O ânı, ta içimde kutsar, sessizce ağlarım.
Hangimizin annesi, ablası, yakını oralara buğday biçmeye, mısır çapalamaya gitmedi ki… Hangimiz o tarlalarda koşuşturup oynamadık ki… O günler anılarda kaldı. Şimdi ise,
ne domates, biber, salatalık, maydanoz ekecek bahçemiz, ne mısır, buğday tarlalarımız kaldı. Ne de oyun oynadığımız tarlalar...
Senede üç kez ürün veren Çukurova’nın son hâlini biliyor musunuz? Bilmediğiniz daha iyi! Öğrendiğinizde içiniz acır, kahredersiniz…!
Uykudan uyanamadık daha, satın aldığımız tüm sebze ve meyveler bir tuhaf, renksiz, kokusuz, lezzetsiz… Satın aldığımız domatesin bir tarafından bakıldığında karşısı görünüyor, kestiğimizde içi dökülüyor. Oysa bizim sebzeler, meyveler kesilince ne güzel kokardı. Annelerimiz tembih ederdi: “Evlâdım dışarıda yeme! Kokar, gözleri kalır.” Şimdi, herkes dışarıda yiyebilir. Kimsenin ne gözü kalır, ne de kokar. Her şeyimiz hormonlu artık!
Ekmeğimizin içindeki katkı maddelerinin sayısı belli değil. Nerede o büyükannemin köy ekmeği, pidesi, nerede köy yumurtaları…
Eskiler bilirler, Kurtiş’in yaptığı revaniler tepsiye sığmaz, tadına doyulmazdı. Şimdi aynı revaniyi bulmak zor. Çünkü eskiden tedarik edebildiği kalitede un ve yumurtayı bulması olanaksız. Her şey suni olmuş, bir türlü tutturamıyor beklediğimiz kaliteyi.
Sonuç olarak söyleyeceğim o ki, ovamızda son kalan topraklarımızı kurtaralım. Geçmişte yaptığımız, ovayı katleden imar plânlarını bir kez daha gözden geçirelim.
Yeni bir girişimle “ORGANİK TARIM” neymiş gösterelim dünyaya. Yetiştirdiğimiz domatesler, salatalıklar, biberler yerken koksun artık! Annelerimiz, “Evlâdım dışarıda yeme, kokar!” desinler…! 01.02.2008 Sabri KAYACIK
SEVGİDEN YÜCE NE VAR Kİ…!
SEVGİDEN YÜCE NE VAR Kİ…!
Ne var sahi.?
Sevgiden yüce ne var dünyada?
Anlayış, hoşgörü, bir sıcak tebessüm, içten bir gülüş…
İnsanın içini ısıtan, güven veren yüz ifadesi, güzellikleri ifade edebilen ışıltılı gözler…
Arkadaşlık, yarenlik, sırdaşlık, komşuluk, daha da ilerisi… İnsanlık…!
Tüm bu yüce değerleri taşıyabilmek ve tanımlamak için insan olmak yeterli,
Sevdiklerimize bir çiçek vermek, bir çocuğun saçını okşamak, bir hayvanın karnını doyurmak, kuşların yıkanabileceği bir leğen suyu kuytuya koymak, şanlı bayrağımızı dalgalanırken seyretmek,
Sevgili Ata’mızın fotoğraflarına hayranlıkla bakmak sevgi değil de nedir.
Sevgiden yoksun yaşamak mümkün mü.?
Sevginin olduğu yerde, Müzik, resim, şiir, sanat, dans, şarkı estetik, zarafet, incelik ve güzellikler olur. Bu değerler de bizlere insani vasıflar kazandırır.
İnsan vasfı taşıyan kişiler de, kendisi, ailesi, ülkesi ve tüm insanlık için faydalı işlerle uğraşır. Başarılı da olur. Yürekleri sevgi dolu insanlar arasınsan ne sanatçılar ne dehalar çıkıyor. O dehalar ki, İnsanları peşine takıp onları ışıklarıyla aydınlatıp, yol gösterip yaşam sevinci aşılarlar.
Hâl böyleyken bu insanlar bizlere tanrının armağanı değil de nedir.
Konserlere, resim heykel sergilerine, müzelere gittiğimizde, içimizde farkında olmadan bir estetik zevk oluşur, tüm olanları hayranlık ve şaşkınlıkla izleriz. Gördüklerimizi ve yaşadıklarımızı öğrenmeğe çalışırız. Öğrendiklerimizi izlenimlerimizi sevdiklerimizle paylaşırız. Bu durum aramızda görünmez sevgi oluşturur, sevgi atmosferi sarar çevremizi.
Biraz dikkatlice çevrimizi gözlemlersek şaşırtıcı değişiklilerin farkına varırız. Seven ve sevilen insanlar, sevgiyle büyüyen insanlar, bu duygulardan yoksun olanlara göre daha genç, zinde ve sağlıklı görünürler. Oların ses tonları bile tatlı ve sevgi doludur, o ses ki, güven verir insana.
Hem sevgi, insanın bağışıklık sistemini güçlendirdiği için kolaylıkla hasta olmayız,
Zaten, bırakın hastalıklarınızla doktorunuz ilgilensin.
Geçmişe dönüp baktık mı hiç,
Hayata ilk başladığımızda ne çok arkadaşımız vardı.
Mahallemizde, okulda, işte.
Bir bakın bakalım, bir an durup düşünün. Onlardan kimler kalmış aramızda, kaç kişi kalmışız.?
Pek kimse kalmamış değil mi, bir elin parmakları kadar az kalmışız. Git gide yalnızlaşıyor değil mi.? Yanıt evet ise…
Daha bir derin sevgiyle bağlanmalıyız hayata, daha bir hoş görülü, anlayışlı olmalıyız,
Hem güler yüzlü olmak en kolay şey. …Ve ben gülünce güzelleşmeyen kimse görmedim.
Can YÜCEL şöyle demiş sevgi için…
“Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağlayabildiği kadar bebektir.
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin, bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin…!”
Yunus EMRE’de, şöyle anlatmış sevgiyi..
“Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz. “
Şairlerimiz bizlere böyle yol göstermişse ne duruyoruz ki,
Müzik çalarımıza güzel bir cd koyalım, birlikte şarkı söyleyelim, dans edip vals yapalım.
Gözlerimizi kapatıp, kendimize bir bulut seçelim, sırt üstü uzanalım üzerine, ellerimizi başımızın altına koyup, bulutumuz ile her nereye ise o yana serüvene çıkalım.
Hem de şimdi. Bunu ertelemelim.
Yarın olduğunda, ya bulut olmayabilir, ya da biz…!
Hadi, şimdi o şarkıyı sesli söyleyelim. Herkes duysun…
“Sevmekten kim usanır, Tadına doyum olmaz…!”
Sabri KAYACIK
Ne var sahi.?
Sevgiden yüce ne var dünyada?
Anlayış, hoşgörü, bir sıcak tebessüm, içten bir gülüş…
İnsanın içini ısıtan, güven veren yüz ifadesi, güzellikleri ifade edebilen ışıltılı gözler…
Arkadaşlık, yarenlik, sırdaşlık, komşuluk, daha da ilerisi… İnsanlık…!
Tüm bu yüce değerleri taşıyabilmek ve tanımlamak için insan olmak yeterli,
Sevdiklerimize bir çiçek vermek, bir çocuğun saçını okşamak, bir hayvanın karnını doyurmak, kuşların yıkanabileceği bir leğen suyu kuytuya koymak, şanlı bayrağımızı dalgalanırken seyretmek,
Sevgili Ata’mızın fotoğraflarına hayranlıkla bakmak sevgi değil de nedir.
Sevgiden yoksun yaşamak mümkün mü.?
Sevginin olduğu yerde, Müzik, resim, şiir, sanat, dans, şarkı estetik, zarafet, incelik ve güzellikler olur. Bu değerler de bizlere insani vasıflar kazandırır.
İnsan vasfı taşıyan kişiler de, kendisi, ailesi, ülkesi ve tüm insanlık için faydalı işlerle uğraşır. Başarılı da olur. Yürekleri sevgi dolu insanlar arasınsan ne sanatçılar ne dehalar çıkıyor. O dehalar ki, İnsanları peşine takıp onları ışıklarıyla aydınlatıp, yol gösterip yaşam sevinci aşılarlar.
Hâl böyleyken bu insanlar bizlere tanrının armağanı değil de nedir.
Konserlere, resim heykel sergilerine, müzelere gittiğimizde, içimizde farkında olmadan bir estetik zevk oluşur, tüm olanları hayranlık ve şaşkınlıkla izleriz. Gördüklerimizi ve yaşadıklarımızı öğrenmeğe çalışırız. Öğrendiklerimizi izlenimlerimizi sevdiklerimizle paylaşırız. Bu durum aramızda görünmez sevgi oluşturur, sevgi atmosferi sarar çevremizi.
Biraz dikkatlice çevrimizi gözlemlersek şaşırtıcı değişiklilerin farkına varırız. Seven ve sevilen insanlar, sevgiyle büyüyen insanlar, bu duygulardan yoksun olanlara göre daha genç, zinde ve sağlıklı görünürler. Oların ses tonları bile tatlı ve sevgi doludur, o ses ki, güven verir insana.
Hem sevgi, insanın bağışıklık sistemini güçlendirdiği için kolaylıkla hasta olmayız,
Zaten, bırakın hastalıklarınızla doktorunuz ilgilensin.
Geçmişe dönüp baktık mı hiç,
Hayata ilk başladığımızda ne çok arkadaşımız vardı.
Mahallemizde, okulda, işte.
Bir bakın bakalım, bir an durup düşünün. Onlardan kimler kalmış aramızda, kaç kişi kalmışız.?
Pek kimse kalmamış değil mi, bir elin parmakları kadar az kalmışız. Git gide yalnızlaşıyor değil mi.? Yanıt evet ise…
Daha bir derin sevgiyle bağlanmalıyız hayata, daha bir hoş görülü, anlayışlı olmalıyız,
Hem güler yüzlü olmak en kolay şey. …Ve ben gülünce güzelleşmeyen kimse görmedim.
Can YÜCEL şöyle demiş sevgi için…
“Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağlayabildiği kadar bebektir.
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin, bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin…!”
Yunus EMRE’de, şöyle anlatmış sevgiyi..
“Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz. “
Şairlerimiz bizlere böyle yol göstermişse ne duruyoruz ki,
Müzik çalarımıza güzel bir cd koyalım, birlikte şarkı söyleyelim, dans edip vals yapalım.
Gözlerimizi kapatıp, kendimize bir bulut seçelim, sırt üstü uzanalım üzerine, ellerimizi başımızın altına koyup, bulutumuz ile her nereye ise o yana serüvene çıkalım.
Hem de şimdi. Bunu ertelemelim.
Yarın olduğunda, ya bulut olmayabilir, ya da biz…!
Hadi, şimdi o şarkıyı sesli söyleyelim. Herkes duysun…
“Sevmekten kim usanır, Tadına doyum olmaz…!”
Sabri KAYACIK
Kaydol:
Yorumlar (Atom)