20 Aralık 2010 Pazartesi

YOKSULLAR

YOKSULLAR…!
Yaşamayan bilmez. “Tok, açın halinden anlama.” Derler…
Yoksul olmak, yoksul kalmak sanki kader gibidir. Sonsuzdan geldiğine, sonsuza dek süreceğine inanırlar. Atasından, dedesinden, babasından, yedi göbek ötesinden kendine kalan yoksulluğu kanıksamışlardır artık. Zenginliğin hayalini bile kuramazlar.
Tanrı’nın kendilerini imtihan ettiğine, sınavdan geçirdiğine inanırlar. Asla şikâyetçi olmazlar, neleri varsa şükrederler. Akşam da, bir tas çorba buldular mı bildikleri tüm duaları okurlar. Tencereden yerler. Ekmek doğrayıp hep birlikte kaşıklarlar. “Bu gün de karnımız doydu, yarına Allah kerim.!” derler. Her şeyin en azıyla yaşarlar. Bolluk nedir bilmezler.
Ortalama 6 çocuk yaparlar. Genelde varoşlarda otururlar; sıvasız, boyasız, saman ile çamur karışımı yapılan kerpiç evlerde yaşarlar. Her yağmurda çatı akar. Pencerelerinin yarısı teneke kaplıdır. İçeri soğuk girmesin diye, pencerenin kırık camına yastık büzüp tıkarlar. Suyu uzaktan el arabalarıyla taşırlar. Çocuklar yer yatağında ve ayakucu yatarlar. Hepsinin uydu antenleri vardır. Küçükler, büyüklerden kalan giysilerle idare ederler. Koca, öğleye doğru nerde iş bulursa oraya çalışmaya; kadın da, bebelerin sorumluluğunu en büyüğüne bırakarak öğlen ve akşam yemeği için mancar (efelik, su mancarı, kazayak, hodan) toplamaya gider. Ördek sobada yemeklerini pişirirler. Çalı çırpı ile ısınırlar. İki gözlü evde kalırlar. Misafiri pek severler. En iyisini ikram etmek için adeta çırpınırlar. Çocukları sürekli sümüklüdür. Onları evde kendileri sıfır numara traş ederler. Seçimden seçime hatırlanırlar. Bir torba kömür, bir file kumanya onlara dünyalar kendilerinin olmuş gibi gelir. Evlerinden tarhana hiç eksik olmaz. Ekmeklerini tepside kendileri yaparlar. Pijama, hırka, yelek, süveter ve kazaklarını kendileri örerler. Çoraplarını bile.
Hiçbir eskiyi atmazlar, sürekli yama yaparlar ve kullanırlar. Odanın duvarında mutlaka geyikli halı vardır. Yerlere paladan dokuma kilimleri sererler.
“Doğru dürüst bir hediye getiremezler.” Diye düşünüldüğünden, düğünlere bile davet edilmezler.
Mutfak suları hemen evin önünden dışarı akar.
Fosseptik ise, bahçede açılmış çukura gider. Su ısıtıp leğende yıkanırlar. Çocukların öksürüğü hiç bitmez. Bebeler sürekli ağlarlar. Ana, daha biri yürümeye başlamadan diğerini doğurur. Bahçede, marul, soğan ve maydanoz yetiştirirler. Beş tavuk, bir de çil horoz.
Kadınları çekingen, çocuklar ürkek olurlar. İsmini sorsan söyleyemezler.
Korku dolu iri gözlerle o kadar güzel ve mahzun bakarlar ki içiniz acır.
Kadının hiçbir zaman paltosu, elbisesi ve ayakkabısı olmamıştır.
Tüm ömrü boyunca, ayağında şıpıdık terlik, üstünde el örmesi (eski yünlerden toplama) hırka, bir de şalvarla yaşamıştır.

Yaşadığı muhitten bir kere bile dışarı çıkmamış, şehri hiç görmemiştir kadın.
Kayınvalide, bakıma muhtaç kayınpeder, 6 çocuk, koca, iki de yeğen başında… Onlara hizmet etmekten kendine bakacak zamanı yoktur. 25 yaşındadır ama 50’den fazla gösterir. Bir kere bile şikâyet etmez, edemez. Yaşamanın, nefes alıp vermekten ibaret olduğunu zanneder.
Hep sessiz ağlarlar, yürek yangınlarını gözyaşlarıyla söndürürler. İsyanları boğazına düğümlenir. Susarlar…
Plaza, Hill, Place, Residans, Country, Town, Aqua, City, My World, Tower’lerde oturanlar bunları nereden bilecek ki…
15 Mart 2010 Sabri KAYACIK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder