20 Aralık 2010 Pazartesi

HEM ÖZELLER, HEM DE ÇOK GÜZELLER…!

HEM ÖZELLER, HEM DE ÇOK GÜZELLER…!


Kökenleri Hindistan.
Dünyaya oradan yayıldılar.
Özgürlük onların karakteri olduğundan, doğa ile hep barışık yaşadılar.
Yaşam alanlarını kendileri seçtiler.
Göl kenarlarında, nehir boylarında gördük hep onları.
Onlar hakkında anlatılan safsata efsanelere inandık, dışladık.
O basit çadırlar içinde nasıl yaşayabildiklerine hayretle baktık.
Onlar ise, bu durumdan hiç de şikâyetçi değillerdi. Oysa, kime sorsam, “Evimde bir oda eksik.” der.
Önü arkası açık, içinde eşya olmayan o çadırda yaşanabileceğini hayal bile edemedik.
Kış geldiğinde ne yaptıklarını hep merak ettik ama, çözemedik.

Çocuklarının o gürbüz, sağlıklı ve sevimli hallerini görüp imrendik.
Bütün gün yalınayak dolaştıkları halde, ayaklarına hiç diken batmazdı onların.
Yanlarına gittiğimizde sofralarına buyur ettiler…
Çekinerek de olsa oturup yedik.
O anda, mutluluktan gözlerinin içinin neden ışıldadığını, hiç anlayamadık.
Sivri biber, domates, kuru soğan ve kuru ekmeğin çok lezzetli olduğunu orada öğrendik.
Eskiden atları ve at arabaları vardı onların. Şimdi, bir tarafına eğilmiş, yanlamasına giden kırmızı kupalı Anadol kamyonetleri…
Hanımlarının nasıl olur da, bu kadar renkli giyinebildiklerine hayret ettik.
Hele, bir kepleme bağlama şekilleri var ki, bu anlatılamaz, görmek lâzım!
Rengârenk, dantelli, oyalı, allı, pullu… Sanırsınız ki, asma gül bahçesini başında taşıyor.
Gül bahçesi derken… Çiçek satıcılığı onlardan başka kime bu kadar yakışır ki? Pek çok yerde görmüşüzdür; çiçek tezgâhları da kendileri kadar renkli ve coşkuludur. Önlerinden geçerken, bir dal kırmızı gül almadan gidemezsiniz.
Kimi zaman omzunda bohça, “Bohçacı geldi hanııımm… Yatak çarşaflarım var.” anonsunu duyarız. Seslenip davet ettiğimizde, düğümü parmak uçları ile nasıl da ince çözer, nasıl seremoni edasıyla açar bohçasını. Öyle de bir anlatır, öyle de bir pazarlama yapar ki, dört çarşaf, iki de yatak örtüsü satın aldığınızı anlamazsınız bile…
Sohbet öyle tatlı ilerler ki, aileden biri oluverir. Çaylar kurabiyeler ikram edilir bohçacı hanıma. (Dişleri olmadığından, kurabiyeleri çaya banıp da yer.)
Bir an bakmışsınız ki, “Bakla falı” açılmış önünüze. Sizi, size öyle bir anlatır, çevrenizdeki insanlarla öyle bir bağlantı kurar ki şaşırıp kalırsınız. Öyle tatlı anlatır, öyle tatlı anlatır ki, ağzınız açık dinlersiniz. Sonra… Fal baktırma sırası, evin yaşı geçmiş kızına gelir. İşte o an, herkes susar.
Ağızdan çıkacak, “Üç vakte kadar iyi bir kısmet var.” sözü beklenir. Ümitler yeşerir, mutlu olunur, beklemeye devam edilir…
Biraz şansınız varsa ve eğer o an oradaysanız, onların arasında eğlencelerindeyseniz, izleyin bakalım, ne de güzel roman oynarlar, nasıl da güzel eğlenirler…
Oynarlarken ayakları yere değmez! Yerçekimine karşı koyarlar, meydan okurlar adeta. Yer, ayaklarının altından kayıp gider onların. Çoluğu çocuğu, kadını erkeği, öylesine şık, öylesine zarif figürler yaparlar ki, hayretle izlersiniz, hayran kalırsınız.
Nasıl bu kadar güzel oynadıklarını kıskanırsınız. Kendiniz denemeye kalkıştığınızda, daha çok saygı duyarsınız onlara.
Ben, onları bu kadar yakından tanıyana kadar,
Duyguların bu denli güzel koktuğunu bilmezdim…!
1.07.2008 Sabri KAYACIK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder