OTUR…!
Bizi davet ettiler…
Nereye mi?
Oturmaya.
“Oturmaya gelin.” dediler. Biz de gittik oturduk.
Oturmak için yerler hazırlanmıştı bizim için.
Koltuklar, kanepeler, sandalye, tabure, minder, sedir…
Bir tane de sallanan sandalye vardı. Onu ben kaptım.
Oturdum.
Oturup sallandım epeyce.
Bir süre sonra kabak tadı verdi bu sallanarak oturmak.
Kendime başka oturak aradım. Sallanmayan, öylece duran… Sabit!
İlk gittiğimizde, buyurun dediler; “hoş geldiniz…”
Şöyle oturun.
Siz de şöyle buyurun, oturun.
Siz… Siz böyle buyurun, burada oturursanız daha rahat edersiniz.
Aaaa… Halime Hanım’a yer kalmadı. Oysa ne çok oturacak yer hazırlamıştık.
Oturacak yerlerin bazılarına dantelli örtüler bile sermiştik; ütülü.
En güzellerini, o gün için seçmiştik.
Mürüvvet Hanım lâf söyleyemesin di oturma sonrasında…!
Biri ayakta kaldı. Oturamadı bir türlü bir yere.
Dikilip durdu öylece orada, ortada.
Evin yaşlısı; “Sen yer bulamadın mı çociiim?” dedi.
“Sen gel benim yanıma, mindere otur.” Dizlerini kırıp, en küçük hale bürünüp, sinişti evin en yaşlı hanımının yanına.
Öte yandan diğeri, “Kalk kızım ordan, işlerimin üzerine oturdun…!” (Meğer Şile bezlerinin, kukaların üstüne oturmuş, iyi ki de iğne batmamış.)
Şimdi herkes oturmuştu. Oturmayan yoktu odada. Biri dışında;
Evin gelini!
O, istese de oturamazdı zaten. Kaynanası ve oturmaya gelen misafirler ne demezlerdi sonra?
O, kapı dibinde bekler, oturmaya gelen misafirlere sürekli ikramlarda bulunur; onların bir dediklerini iki etmezdi.
Oturmaya gelen misafirlerin kimisi eşikte, kimisi beşikte olan çocuklarını çişe götürmek, durmaksızın su servisi yapmak da onun vazifesiydi zaten.
Misafirler, tam altı saat boyunca oturdular. Bazıları, yerimi kaparlar endişesi ile,
hiç kımıldamadılar bile!
Kimi bağdaş kurmuş oturuyor, kimi bacak bacak üstüne atmış. Kimi dizlerini kırmış, kimi yayılmış, kimi uzanmış, kimi çömelmiş, kimi uyuya kalmış. O, nereye gitse oturduğu yerde duramaz hemen uyur zaten. Bir ara uyanır gibi olur, kendisi uykudayken neler konuşulduğunu merakla sorar. Biri anlatmaya çabalasa da anlayamaz, yine dalıp gider.
Gün boyu oturma seansı sona erip, ayrılma vakti geldiğinde, ağır hareketlerle oturaklardan kalkılmaya uğraşılır.
O esnada, 120 kiloluk bir hanım, kendi kendine konuşur gibi öylesine bir lâf atar ortaya; “OTURARAK ÜRETİM YAPAN TEK YARAYIK, TAVUKTUR!”
Tabii kimse anlayamaz kimin ne dediğini, güme gider söylenen söz!
Oflamalar, puflamalar, aylamalar, orasının burasının tutulduğundan şikâyet edenler… Giderayak romatizmalarını anlatan, oturmaya gelmiş insanlar… “Bize de oturmaya bekleriz, bize gelin otururuz.” randevuları verilir. Evlere dönülür.
Telaşla mutfağa dalınır. “Oturak fasulye” ayıklanıp, koca gelinceye kadar pişirilir. Hep beraber “oturulur”, oturak fasulye yenilir. 4 çocuklu bir aile olduklarından, oturak fasulye az gelir. Doymazlar… Mahallenin eski fırınından alınan pişmemiş ekmeği bolca yediklerinden Yenilenler miğdeye oturur. Kimse kalkamaz sofradan öylece otura kalırlar.
Eeee söyle bakalım hanım bu gün n’aptın…? N’apalım bey, Kıvırcık Hatçe’lere oturmaya gittik. Bütün gün oturup oturup geldik. Yarın da Şerbetçi Nuriye oturmaya çağırdı.
Bey zaten, tüm gün inşaatta, güneş altında kalıp çakmaktan, demir bağlamaktan yorgun düştüğünden, oturduğu yerde uyuyakalır.
Ertesi gün, o inşaata, eşi oturmaya…
Siz de, bu yazıyı oturarak okudunuz muhtemelen.
Ben de, oturarak yazmıştım zaten.
(Oturmayla ilgili o kadar şey anlattım, ancak konuyu nereye oturtacağımı bilemedim.)
Şapa mı oturduk ne…?
10.07.2008 Sabri KAYACIK
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder