HAYALİMDEKİ ŞİLE…!
Geçmişi hatırlayınca, insan ister istemez şöyle bir iç çekip hayallere dalıyor. O zamanlar neler yaşanmış, neler görüp geçirilmiş, ne dostluklar kurulmuş, ne komşuluklar yapılmış.Tüm bu detaylar ile film şeridi misali canlanıyor insanın gözünde.
Düşündükçe de, detayları anımsadıkça da iki damla göz yaşı damlayıveriyor insanın içine. Bu hüzün dalgası ile birlikte, hafif aralıklı dudaklara acı bir tebessüm, garip bir gülümseme oturuveriyor.
İnsanı başka alemlere sürükleyen, yaşadığımız dünyadan alıp götüren, iç çektiren geçmiş yaşantımız, bu günleri gördükçe daha da yoğun duygulara sebep olmaz mı hiç.
Herkesin bir hikâyesi vardır. Kimimiz paylaşır bu hikâyeleri, kimimiz kendi özelinde saklar.
Kimsenin de özeline karışacak halimiz de yok zaten. ” Kişiye özel olan kutsaldır.” Diye düşünürüm ben.
Atalarımızdan miras devraldığımız Şile’nin tarihi binlerce yıl öncesine uzanır . Bu Kutsal emaneti gün geldiğinde gelecek nesillere biz devredeceğiz. Ama, bize bırakılan Şile böyle değildi ki. Söğüt ve Üvez ağaçlarının olduğu, Üzüm bağlarının yamaçları sardığı bir Şile vardı bir zamanlar. (O filmi hatırlarsınız. “Vadim o kadar yeşildi ki.”) Ben de diyorum ki; Şile’m o kadar yeşildi ki, hem de masallardaki kadar güzel ve yeşildi.
Gökyüzü ise, büyüleyici mavi idi.
Çayırlarında özgürce koşar uçurtma uçururduk.
İşte; Hayalimdeki Şile o.
Ben, hayal gemisinin kaptanı olamam ama., hayal kurmaktan da kendimi alamam…!
Mahalleleri sundurmalı, verandalı, bahçeli, kendine has sıcaklığı ve ruhu olan ahşap evleri önlerinde üzüm asmaları, pencerelerinde begonya, filbahri camgüzelleri, sarmaşık gülleri, hanımelleri, taş döşenmiş sokakları, önceden randevu almaksızın gidilebilen komşulukları. Çeşme başı muhabbetleri, Şile bezi motiflerinin ve örneklerinin paylaşıldığı, bilenlerin bilmeyenlere hoca edasıyla kıskanmadan öğrettiği, bahçelerinde, kıvırcık, maydanoz, tere, taze soğan, erik ve kirazların olduğu Şile’yi özlüyorum.
Çarşısı, Arnavut kaldırımlı, Dükkânlarının Amerikan bezinden tenteli, tahtadan raflı, iki sarı ampulün aydınlattığı, önlerinde konuklar için bulundurulan hasır oturak, ya da ahşap sandalye. Lacivert önlüklü ve siyah kolluklu. Sabah ezanıyla dükkânının açan güler yüzlü esnafların bulunduğu Şile’yi hayâl ediyorum.
Yoksa, göz kamaştıran alışveriş merkezleri, para hırsı basmış esnaf, yeni, modern, Avrupai, son model Şile’yi ne yapayım ki,
Mevcut modellerden zaten her yerde var. Nişantaşı, Şişli, Kadıköy, Akşaray, Göztepe, Mecidiyeköy, Maslak ve ilgili yerlerde çok katlı alışveriş merkezleri zaten var.
Bizim oralardan farkımız olmalıydı. Eskiyi yaşatabilmeli onu koruyabilmeliydik.
Taş Mekteb sıva ile kaplamamalı, Üsküdar caddesi her yenilendiğinde yükseldiği için, Mısır’lı Hatice Sultan çeşmesi çukurda kalmamalıydı.
Tarım seralarda değil, tarlalarda yapılmalı, çift sürülen tarlalara leylekler konabilmeli ve solucan toplayabilmeliydiler.
Buğday ekili arazilerin yerine yazlıklar siteler yapılmamalıydı.
Bahçemizde kümes, kümeste sarı ibikli tavuklarımız, ötünce sesi öte mahalleden duyulan çil horozumuz, civcivlerinin çıkmasını heyecanla beklediğimiz bir de kurkuğumuz olmalıydı.
Akşam da, evde kuzine ya da ördek soba üzerinde pişirilmiş, içine Yeniköy kestanesi katılmış bir tencere barbunyamız olmalıydı. Yanında bir baş da kuru soğan…!
Hadi, şimdi içimizde bir bahçe oluşturalım.
Sabri KAYACIK
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder