20 Aralık 2010 Pazartesi

ULU ( ÇÖP ) DAĞ

ULU ( ÇÖP ) DAĞ
Bir günlüğüne de olsa, hem değişik bir ortamda bulunmak, hem dostlarla birlikte olmak, hem de stres atmak düşüncesi ile, geçen hafta Cumartesi, Şile ADD’nin organize ettiği Uludağ gezisine katıldık eşimle birlikte.
Aslında bir yere kadar iyi oldu da, diğer yandan yoğun bir hayâl kırıklığı yaşadığımı söylemek zorundayım.
Organizasyon olabildiğince iyiydi. Program, planlanan güzergâh ve mekânlarda gerçekleşti.
Tur süresince de, iyi bir gözlemci olmaya çalıştım.
Şöyle ki;
Yolumuzun üstündeki Orhangazi ve Gemlik’te, zeytin ağaçlarının nasıl acımasızca kesildiğini, yerlerine kereste depoları, TIR otoparkları, mermer atölyeleri, beton santralleri, kömür arıtma tesisleri, siteler, yazlıklar yapıldığını gördüm.
Taş ocakları, o güzelim zeytin ağaçlarının yetiştiği dağları kemirmişler adeta.
Bazı bölgelerde muntazam zeytinlikler, bahçeler, seralar, sürülmüş ve ekilmiş tarlalar da gördüm. Hiç değilse, bu güzellikler insanın içini rahatlatıyor.
Bursa’ya ulaştığımızda, Bursa’nın artık yeşil olmadığına, Bursa’nın ovaya sığmayıp taştığına ve dağlara doğru tırmandığına tanıklık ettik.
Pek çok işyerinin kapandığını, pek çoğunun da ya devren kiralık ya da satılık olduğunu gördüm. Kısaca, küresel kriz oldukça ciddi boyutlara ulaşmış.
* *
Çekirge yolunu takiben dik ve virajlı yoldan Uludağ’a tırmanış başladı. Oteller bölgesine ulaşana kadarki yerlerde, hiç abartmıyorum, tüm orman çüruf, moloz, poşet ve çöp istilasına maruz kalmıştı. Doğayı, tabiatı, ormanları mahvetmişler! Tabiat anayı kirletmişler!
İnsanlar, Tanrı’nın kendilerine cömertçe bahşetmiş olduğu ödülü perişan etmişler!
Oysa 22 yıl önce geldiğimde, nasıl da güzeldi… Ne kadar da temiz ve doğaldı. Eşimle hayran kalmıştık. O serin ve bol oksijeni doyasıya doldurmuştuk ciğerlerimize…
Nihayetinde oteller bölgesine geldik. Memlekette ne kadar lüks otomobil, jeep varsa, hepsi doluşmuşlardı oraya. Adeta otoların gövde gösterisi… “Auto Show” fuarı sanki. İnsan seli, her tipten. Acayip gözlükler, kar elbiseleri, başlıklar, kürklü botlar, kiminde kayak, kiminde kızak, kiminde snow boardlar, kar motorları…
* *
Otelimize yerleştik. Yemek salonuna girdik. Açık büfe öğlen yemeğimizi, bol çeşit, tıka basa yedik. Sohbetimizi yaptık. Kimi şarap içti, kimi rakı. Biz, yorgunluk çayı ile yetindik.
Yemek sonrası etrafta dolaşma turu esnasında, sırf herkes biniyor diye, biz de bindik teleferiğe. Ben sağda, eşim solumda. Ama o teleferik de acayip bir şekil, durmaksızın dönüyor. İki kişi yan yana durup, birkaç saniye zamanlamasıyla bekliyor, teleferik gelip bizi bir telaşla “n’oluyor” derken kapıp götürüyor. O heyecan içinde üstümüzdeki kilit sistemini bile zor kapatıyoruz. Acemilik işte! Bu durum herkes için geçerli. Sıradaki herkesi kapıp götürüyor teleferik. Aynı koyun gibi çengele asılıyoruz, haydi yukarıya, 15 dk. sonra zirvedeyiz. Bir sürü insan oturmuşlar mangalın başına, sucuk ekmek keyfi yapıyorlar. Kimileri sıcak şarap içiyor. Biz ise daha henüz yemek yediğimizden, orada yaşanan bu keyiften mahrum kalıyoruz.
Yine aynı telaş ve heyecanla, aşağı iniş başlıyor. Bu kez yaşanan daha korkunç! Teleferiğe binmemizle birlikte, kendimizi uçurumda buluyoruz.
Bir daha mı? Bu asla olmayacak…!
O şaşkınlık ânı geçtikten sonra, etrafı gözlüyorum….
Uludağ, yıllardır gelenlerin yoğunluğu ve hoyrat kullanmaları neticesinde yorgun düşmüş. Bezgin, bitik, soluk, perişan bir hâli var. Her tarafı oteller sarmış, kamu binaları doldurmuş. Tahminim, 10 yıl sonra otel enflasyonundan dağda yer kalmayacak! Bakımsızlıktan dökülen bazı binalar, güzelliği gölgeliyor. Zaten kar da bildiğimiz kar değil, kalitesiz, ıslak! Dedik ya, o kadar kalabalığı taşıyamıyor artık dağ, yorulmuş. Perişan vaziyette. Eriyen karların altından, yine poşetlerden dökülüp saçılmış yığınla çöp görünüyor. Bir de Milli park statüsü vermişler oraya! Böyle mi korunur milli parklar, böyle mi kullanılır?! Bu kadar mı hor davranılır ulusal değerlerimize! Marmara bölgesinin en yüksek dağı, tek kayak merkezi ve tek ulusal parkı. Bu güzelliklere böyle mi sahip çıkılır?!
Netice itibariyle, kırıklık yaşadığımı söyleyebilirim. Doğrusu stres atmaya gitmiştik ama yaşadıklarım ve gördüklerin karşısında daha da stres yüklenip, 23:30’da cennetimize geri döndük…!
Bir kez daha iyice anladım ki; Şile benzersiz, Şile emsalsiz, Şile güzellikte kıyas kabul etmez! İşte, bu nedenle ilân ediyorum… “Bir başkadır benim memleketim…”
09.Şubat 2008 Sabri KAYACIK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder