20 Aralık 2010 Pazartesi

SESSİZLİK…!

SESSİZLİK…!

Yıllardır ezilmişliğin, sindirilmişliğin, susturulmuşluğun, karanlıklara gark edilmişliğin girdabında yok olup gittik. Hem öyle bir sindirildik ki, ağzımızı açmamıza, tek kelime bile olsa meramımızı anlatmamıza izin vermediler…
İşte, o ezilmişlik içinde bu günlere geldik! Peki şu an değişen ne.? Buna yanıt: Koskoca bir boşluk. Her şey aynı! Bizleri düşündürtmüyorlar bile! Biliyorlar ki, düşünen insan, sorgular. Sorgulayan insan, aklını kullanan insan demektir. Aklını kullanan da, yanlış gidişatın ve kullanıldığının farkına varır. Farkında olan insan da rahat duramaz, tespit ettiği yanlışları konuşmaya, eleştirmeye başlar.
Sorun da bu zaten. Düşündürtmemek! Düşünmeye başladığımızda, bizlere dayatılan masallara inanmayacağız, rahatsız edeceğiz onları. Bir çuval kömüre, bir kutu erzaka, sadakaya tenezül etmeyeceğiz! Kendi alın terimizle kazanmayı tercih edeceğiz.
Böyle olunca da, etrafımızda olup bitenlerin, söylenenlerin, yapılanların farkında olacağız. Bu farkındalığımızla, o birilerinin(!), koltuklarında rahat oturmalarına müsaade etmeyeceğiz!
Elli yıl öncesine dönelim: Bizlerin, bahçeleri, bağları, tarlaları, ormanları, atalarımızın ebedi istirahatgâhlarında üç yüz yaşında servi ağaçları, yaban hayvanlarının konakladığı sulak alanları, ovası ve ovasından geçen dereleri vardı.
Gün geldi, tüm bu değerlerimiz birer birer elimizden uçup gitti. Buralar, birilerinin çıkarı uğruna, yok edildi. Bu yok edilişi sessizce seyrettik. Baka kaldık! Hiç birimizin gıkı bile çıkmadı. Yanlışlığı haykıramadık, karşı duruş sergileyemedik! Bu sessizliğimizin gelecekte ne büyük felâketlere yol açacağını düşünemedik.
Eminim ki, Şile Ovası’nın bugünkü halini oradan gelip geçtikçe görüyor ve yüreğiz sızlıyordur. Ben oraları her gördüğümde duygularımı frenleyemiyor, öfkeme hakim olamıyorum!
Eski mezbahanın üzerinden ovaya, aşağılara kuşbakışı baktığımda o haşmetli görüntü büyüler beni… Gözlerim dolar, anılarım canlanır.
Rüzgârda dalgalanırken şarkılarını fısıldayan buğday başakları canlanır ruhumun derinliklerinde… O ânı, ta içimde kutsar, sessizce ağlarım.
Hangimizin annesi, ablası, yakını oralara buğday biçmeye, mısır çapalamaya gitmedi ki… Hangimiz o tarlalarda koşuşturup oynamadık ki… O günler anılarda kaldı. Şimdi ise,
ne domates, biber, salatalık, maydanoz ekecek bahçemiz, ne mısır, buğday tarlalarımız kaldı. Ne de oyun oynadığımız tarlalar...
Senede üç kez ürün veren Çukurova’nın son hâlini biliyor musunuz? Bilmediğiniz daha iyi! Öğrendiğinizde içiniz acır, kahredersiniz…!
Uykudan uyanamadık daha, satın aldığımız tüm sebze ve meyveler bir tuhaf, renksiz, kokusuz, lezzetsiz… Satın aldığımız domatesin bir tarafından bakıldığında karşısı görünüyor, kestiğimizde içi dökülüyor. Oysa bizim sebzeler, meyveler kesilince ne güzel kokardı. Annelerimiz tembih ederdi: “Evlâdım dışarıda yeme! Kokar, gözleri kalır.” Şimdi, herkes dışarıda yiyebilir. Kimsenin ne gözü kalır, ne de kokar. Her şeyimiz hormonlu artık!
Ekmeğimizin içindeki katkı maddelerinin sayısı belli değil. Nerede o büyükannemin köy ekmeği, pidesi, nerede köy yumurtaları…
Eskiler bilirler, Kurtiş’in yaptığı revaniler tepsiye sığmaz, tadına doyulmazdı. Şimdi aynı revaniyi bulmak zor. Çünkü eskiden tedarik edebildiği kalitede un ve yumurtayı bulması olanaksız. Her şey suni olmuş, bir türlü tutturamıyor beklediğimiz kaliteyi.
Sonuç olarak söyleyeceğim o ki, ovamızda son kalan topraklarımızı kurtaralım. Geçmişte yaptığımız, ovayı katleden imar plânlarını bir kez daha gözden geçirelim.
Yeni bir girişimle “ORGANİK TARIM” neymiş gösterelim dünyaya. Yetiştirdiğimiz domatesler, salatalıklar, biberler yerken koksun artık! Annelerimiz, “Evlâdım dışarıda yeme, kokar!” desinler…! 01.02.2008 Sabri KAYACIK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder